Aktarım ve Karşı Aktarım Kavramları Üzerine Bir Derleme
Aktarım ve Karşı Aktarım Kavramları Üzerine Bir Derleme
İbrahim Deniz
Aktarım
Freud, Vahşi Analiz’de aktarımı, “analist ile duygusal bir ilişki “ olarak tanımlar. 1923 Aktarım Dinamiği makalesinde Freud aktarım üzerine daha kesin konuşur ve her insanın ilişkilerde kendi çocukluğu ve mizacı ile ilişkilerde kendine has bir örüntü kazandığını, bu örüntünün çoğunun tamamlanmadığını ve gelişiminin durdurulduğunu, gelişmesi durdurulan bu kısmın bilinçten uzaklaştırıldığını, tedavi sırasında bu bilinçli ve bilinçsiz örüntülerin, doktorla olan ilişkide ortaya çıkacağını söyler ve bunu aktarım olarak adlandırır. Kısaca ifade edilecek olursa aktarım, kişinin geçmişe ait figürler ile olan ilişkisini, analiste tekrar yaşamasına denir. Yine Ferenczhi ve Rank (1923)’de aktarımı “çocuksu libidinal durumların replikası” olarak tanımlamışlardır. Greenson (1965), aktarımı, erken çocukluktaki önemli kişilere yönelik duyguların, dürtülerin, tutumların, düşlemlerin ve savunmaların şimdiki zamanda uygun olmayan kişi ile tekrardan yaşanması olarak tanımlar.
Psikanalitik anlamda aktarım kelimesinin ilk kullanımı Histeri Üzerine Çalışmalardadır. Hasta rahatsız edici düşüncelerini analistin üzerine aktarmakta ve bu yanlış bağlantı yolu ile gerçekleştirmesi üzerinden tanımlanan aktarım, Dora olgusuna kadar kesin ve genelleştirilmiş bir olgu olarak sunulmamıştır. Dora olgusunda Freud: “Aktarımlar nedir? Çözümlemenin ilerleyişi sırasında uyandırılan ve bilinçli hale getirilen itki ve düşlemlerin yeni basım ya da kopyalarıdırlar. Ama türlerine özgü olan bir garipliğe sahiptirler, daha önceki bir kişilik ile hekimin kişiliğini değiştirirler. Başka bir biçimde söylersek: Tüm bir ruhsal yaşantı dizisi, geçmişe aitmiş gibi değil de o anda hekimin kişiliğine uygunmuş gibi yeniden canlandırılır. Bu aktarımların bazıları modellerinden yerine geçme dışında hiçbir yönden farklılık göstermeyen bir içeriğe sahiptirler. Öyleyse bunlar —aynı eğretilemeyi koruyarak— yalnızca yeni izlenimler ya da tıpkı basımlardır. Diğerleri daha ustaca yapılandırılmışlardır, içerikleri ılımlılaştırıcı bir etkiye —benim verdiğim adla, yüceltmeye— tabi tutulmuştur ve hekimin kişiliğindeki ya da koşullarındaki bazı gerçek sıradışılıklardan zekice yararlanarak ve kendilerini buna bağlayarak bilinçli hale bile gelebilirler. Öyleyse bunlar artık yeni izlenimler değil de gözden geçirilmiş basımlar olacaktır.” Ek olarak aktarımların hem olumsuz hem de olumlu işlevi olacağını ve analistin aktarımları tanıyım bunu hastaya açıklaması gerektiğini vurgular.
Freud, Dora Vakasını tekrar incelediğinde, Dora’nın eşcinsel aktarımın önemini kavrayamadığını ve fark edemediğini, Dora’nın, kendisini Bay K. İle özdeşleştirdiğini ve Bay K.’yi terk ettiği gibi kendisini terk ettiğini, yani aktarımda eyleme vurduğunu ifade eder. Dora Vakası üzerine düşünen psikanalistler Dora’nın aktarımı incelendiğinde göze çarpan bir çok aktarım tezahürü olduğunu ifade eder. Öncelikle Freud’un bu vakayı Dora’nın babası isteğiyle aldığını düşünüldüğünde, Dora’nın her zaman kendi istediğini yapan babasının bir ajanı olarak Freud’u gördüğü (Ergen aktarımlarında tipiktir.) göze çarpar. Dora, sürekli Freud’u Dora ile ilgilenir gibi yapan ancak aslında babası ile ilgilenen mürebbiye öyküsünü duyduğumuzda, Freud’un Dora’nın gözünde bu yönde bir imge oluşturması bize olası gelir. Bir başka aktarım da Freud Dora’nın son seansında, Dora’nın dramatik bir şekilde bunun son seans olduğunu deklare ettmesi üzerine (intihar mektubu ile benzerliği hatırlanabilir), Dora’ya tedaviyi bırakmakta özgür olduğunu ancak son seans olsa da yapılan işe devam etme gerektiğini söylemesinde görülür. Bu durum, Dora’ya, intihar mektubuna rağmen kendi istediğini yapmayıp, kendi çıkarı ve amacı için onu değiştirmek isteyen Babasını hatırlatması çok olası görünmektedir.
Dora vakasından sonra ilk aktarım ile ilgili yazı K. Abraham tarafından yazılmıştır. 1908’de The “Psychosexual Differences Between Hystera and Demantia Praecox” adlı makalesinde, günümüzde şizofreni olarak bilinen hastalar ile histerik hastaları aktarım yapabilme kapasitesi üzerinden değerlendirmiştir. 1909’da Frenczi “İçealım ve Aktarım” isimli makalesinde aktarımı, özel bir yer değiştirme türü ve nevrotiklerin tüm insan ilişkilerinde kullandığı bir fenomen olarak tanımladı. Nevrotiklerin, savunma amaçlı olarak bilinçdışındaki sevgi ve nefreti analiste transfer ettiğini savundu. Ayrıca hem erkek hem de kadın analistlere, homoseksüel ve heteroseksüel aktarım yapılabileceğini iddia etti.
“Five Lectures”ların birinde, aktarım üzerine düşüncelerin kısa bir özetini verir ve aktarımın her nevrotik hastanın analizinde ortaya çıktığını söyleyerek detaya girmeden olumlu ve olumsuz aktarımın genellikle yan yana olduğunu ima eder. Ayrıca aktarımın teropatik süreçteki önemine değinir ve aktarımın varlığının hastanın psikanalitik varsayımların doğruluğuna ikna edebileceğini ifade eder. “Hasta’nın hatırlayamadığı duygusal hayatının bir kısmı, analist ile ilişkisinde yeniden canlandırılır. Bu hasta sadece aktarımdaki bu canlandırma sayesinde bilinçdışı cinsel dürtünün varlığına ve gücüne ikna olur.” Bunlara ek olarak, dikkatli incelersek aktarımın tezahürlerini insan ilişkilerinde de görebileceğimizi, aktarımın kullanılmasının ise psikanalitik tekniğe özgür bir şey olduğunu söyler.
Fare Adam vakasında, hastası Freud’a “Yüzbaşım” şeklinde bir kaç kez seslenir., Hastanın semptomları hasta ordudayken bir yüzbaşının bir çin işkencesini anlattığına şahit olduktan sonra başlamıştır.
Sadece aktarım kavramını üzerine yazdığı ilk makale olan “Aktarımın Dinamiği” makalesinde aktarımın gerçekliği dikkate alan bilinçli kısmı olsa da, aktarım kaynağını çoğu kez bilinçdışı çocuksu imagolardan alacağını vurgular. Aktarımın sadece analizde ortaya çıkan bir süreç olmadığını vurgulayan Freud akarımın psikanalizdeki yerini netleştirmeye ve ortaya çıkardığı bazı soruları cevaplamaya yönelir. Nevrotiklerin aktarımının normal insanların aktarımından yoğun olmasının nedenini nevrozların yapısında açıklar. Ona göre aktarıma yoğun olmasına neden olan şeyi nevrozu kendisinde açıklamak gerekmektedir. Freud burada nevroz kelimesi ile genel olarak psikopatolojiyi kastetmiş olsa da, günümüzde hem aktarımın yoğunluğunun hem de niteliğinin psikopatolojik örgütlenme ile çok ilişkili olduğunu görmekteyiz. Freud, aktarımın, özellikle serbest çağrışımı engellemesi nedeniyle direnç ile olan ilişkisine odaklanır. Patojen bir karmaşanın bilindışındaki izinine yaklaşıldığında, çok geçmeden aktarım ile karşılaşacağımızı vurgular. Bu noktanın anlaşılması için aktarımın olumlu ve olumsuz olarak ayrılmasının gerekliliğini vurgular.“Aktarım ancak olumsuz aktarım ya da erotik heyecanların olumlu aktarımı olduğu sürece bir direnç olmaya uygundur.” Sonucuna varır. Aktarımın bu yönlerinin bilince çıkarılması sureti ile aktarımın direnç olan kısmı ortadan kaldırılır ve olumlu aktarım tedavinin güdüleyicisi olarak kullanılır. Daha sonra, nevrozlarda aktarımın olumlu ve olumsuz yönlerinin bir arada bulunduğuna dikkat çekerek çiftdeğerliliğe vurgu yapar. Aktarımın aşırı olumsuz gelişmesinin tedaviyi engelleyeceğini söyler ve paranoyayı örnek gösterir. Yine de yarattığı sorunlara rağmen aktarım hastayı tanımak için eşsiz ve önemli bir araçtır. “Aktarım görüntülerinin alt edilmesinin psikanalize büyük zorluk çıkardığı yadsınamaz. Ama tam da bu görüntülerin bize, hastanın gizli ve unutulmuş sevgi heyecanlarını güncelliğe çıkarma ve apaçık kışla biçiminde paha biçilmez bir nimet sunduklarını da unutmamak gerekir.
Stein (1981), Freud’un aktarımın erotik formunun ve olumsuz aktarımın direnç işlevi gördüğü önermesine karşı çıkar ve olumlu aktarımın direnç işlevi gördüğü klinik örnekler sunar. Günümüzde, Freud’un terapiye yardım eden itici bir güç olarak kullandığı olumlu aktarım yerine, aktarım bağının dışında kalan teropatik bir yön olduğunu savunan kişilerce teropatik işbirliği kulanımını öneren kişiler vardır.
“Further Recommendations on the Technique of Psycho-Analysis, I” (1913)”’de Freud, aktarımı izole etmek ve zaman içerisinde kesin bir şekilde direnç olarak tanınmasına izin vermek için divan kullanımını önerir. Buna ek olarak, hastanın çağrışımları bir engel olmaksızın devam ettikçe aktarıma dokunulmadan bırakılması gerektiğini ifade etti.
Aktarımın Dinamiği Üzerine’den sonra aktarım ile ilgili “Hatırlama, Tekrarlama, Derinlemesine Çalışma”’da Freud, unutma üzerinde durdu ve unutmanın neden önemli bir şey olduğunu açıkladı. Unutmanın oluşturduğu boşluğun, unutmaya zorlayan içgüdüsel çatışamaların çalışılması ile giderileceğine değinen Freud, unutulanın analist ile ilişkide eylem olarak tekrarlanacağını ifade etti. Aktarım Üzerine’de dirence odaklanan Freud, bu makalesinde aktarımın tekrarlayan doğasına odaklanmıştır. Aktarımı sürekli tekrarlayan bir fenomen olarak değerlendirilmesi gerektiğini ve aktarımın buradan da tanınabileceği ifade etmiştir. Hastanın güncel nevrozunun semptomları yerine, aktarım nevrozu adını verdiği bir yapı koyduğunu, bu yapının tedavi edilebilir olduğu ve psikanalizin bu yapay nevrozu tedavi ettiğini ifade eder.
Aşk Aktarımı Üzerine Gözlemler adlı yazısında, kadın analizanın erkek analiste olan aşkını tanımlamıştır. Ona göre bu aşkın ortaya çıkmasının nedeni psikanalitik bağlamdır ve analistin bu aktarımı kendi özelliklerine atfetmemesi gerekir. Bundan dolayı analiste bu duygulara cevap vermek ya da panikleyerek tedaviyi bırakmak yerine, bu aktarımın doğasını ve bilinçdışı kökenlerini araştırmaya davet eder.
Haz İlkesinin Ötesinde’de aktarım fenemonenini inceleyen Freud, aktarımda sürekli ortaya konan ve canlandırılan olumsuz duygulanımalar, Haz İlkesi ile uyuşmayacağı gözleminden tekrarlama zorlantısı keşfini yapar. Öte yandan bir çok psikanalist, Aktarım Fenomeninin tekrarlama zorlantısından daha fazlası olduğu konusunda uyarır.
Anna Freud, Ben ve Savunma Mekanizmaları’nda aktarımı karmaşıklığına göre üçe ayırır.I. Çocuksu duygusal durumlardan kaynaklanan libidinal dürtülerin aktarımı, II. Savunma mekanizmalarının aktarımı III Kişinin dürtüsel çatışmalarını ve onlara yönelik savunmaları analitik ortamda değilken eyleme vurması.
Fenichel Psikanalitik Tekniğin Savunmaları (1940) adlı makalede, aktarımın olumlu ve olumsuz olarak bölünmesini eleştirerek, dirence hizmet ettiği takdirde iki aktarım grubunu, irrasyonel aktarım olarak adlandırılabileceğini savunur.
Orr (1954), aktarımın tanımı ve anlamının, üstben oluşumuna yönelik formülasyonla çok alakalı olduğuna dikkat çeker ve Viyana okulu ile İngiliz Okulu’nun aktarıma bakışının ve aktarım tanımının, üstbene yönelik teorilerinden etkilendiğini savunur. Ona göre, İngiliz okulunun, arkaik iyi ya da kötü anne olarak yorumladığı aktarımı, Viyana okulu, annesel ya da babasal bir aktarım olarak yorumlayacaktır. Bu da aktarımın yorumlanmasının üstben örgütlenmesi ile ilişkisini göstermektedir. Bu yaklaşım Freud sonrası aktarım üzerine söylemleri özetlemektedir. Aslında günümüzde belki de aktarım nedir sorusundan çok aktarılanın ne olduğu sorusuna odaklanılmaktadır. Nesne ilişkileri kuramcıları için aktarılan saldırganlık ile ilgili dürtüler ve erken dönem içselleştirilmiş nesneler iken, benlik psikologları için benliğin savunmaları, kendilik psikologları içinse narsisitik ayna aktarımıdır. Tuckett (2007), her analistin, kendi aktarım deneyimlerine sahip olduğunu ve bunu kendince kavramsallaştırması gerektiğini ifade eder. Bu değişkenlik küçük farkların narsisizmini harekete geçirdiğinden, aktarım psikanalitik olarak tartışılması zor bir kavram olduğunu vurgular.
Karşı Aktarım
Aktarım olgusu psikanalistler tarafından kabul edilmekte ve büyük önem görmekteyken, karşı aktarım kavramı için aynısını söylemek zordur. Karşı aktarım, ergenlik kavramı ile benzer bir Freud sonrası gelişim göstermiştir üstelik karşı aktarım, Freud’un yarattığı bir tür tabunun yıkımı sonucunda bugünü niteliğini kazandığı için karşı aktarımın gelişiminin daha karmaşık ve dolambaçlı olduğunu söyleyebiliriz. Günümüzde aktarım kadar önemli bir konu olan karşı aktarım, halen yer yer tartışılmaya devam etmekte ve psikanaliz dünyasının ilgisini çekmektedir.
Freud’un bu kavrama ilk değinisi “Psikanalitik Terapinin Gelecekteki Olasılıkları makalesinde “analistin bilinçdışı duyguları üzerinde hastanın etkisinin bir sonucu olarak ortaya çıkan karşı-aktarımın farkına vardık.” cümlesidir. Hastanın analistin bilinçdışına yönelik bir etkide buluncağının fark edilmesi, karşı-aktarım kavramının doğduğu yer olarak önemini kaybetmemiştir. Ancak Freud, bu etkiyi olmaması istenen ve tedavinin geneli açısından zararlı bir etki olarak görmüş, bu etkinin çalışılma ihtimalini göz önünde bulundurmamıştır. Bu yüzden Freud analist adaylarına, karşı aktarımdan uzak durmalarını ve karşı aktarımın gelişimini engellemek amacı ile analize girmelerini ve analiz sonrasına oto-analizlerine devam etmeyi salık verir. Freud “Psikanalitik Tedavide Hekime Öneriler” adlı makalesinde “analistin üstesinden gelemediği her bastırma analizanı anlamasında onu engelleyen bir kör noktaya tekabül ettiğini belirtir. Ve ünlü “ayna gibi olma” metaforunu kullanır. Bu ifade ile Freud, analistlerin, hastanın kendisine gösterdiklerini hastaya göstermeleri gerektiğini ifade eder. Bu makalede ayrıca dikkat edilmesi gereken noktalardan birisi de, analistin dinleme şekli ve dinlerkenki motivasyonudur. Analistin kendi bilinçdışını, hastanın bilinçdışının alıcısı yapma amacından söz eder. Bunu sağlamak için gerekirse not almayı ya da hastanın söylediklerini ezberlemeye çalışmayı, karşı aktarım açısından zararlı bulur. Ona göre seçici bir dikkat, hastanın çağrışımlarının serbestliğine analistin dikkatinin sansürünü uygular.
“Aktarım Aşkı Üzerine Gözlemler” adlı makalesinde Freud, analiz sırasında sık sık oraya çıkan, hastanın analiste aşık olması durumunun üzerinde durur. Freud bu durumun, analistin özelliklerinden çok, analiz ortamının getirdiği bir aktarım tezahürü olduğunu, psikanaliz için çok önemli bir mesele olan aşkın, psikanalitik ortam bağlamında ele alınması gerektiğini, analistin bu aşka umut vermemesi ya da hastanın bu yönde cesaretini kırmaması gerektiğini, analistin panik yapmayıp bu aktarımın bilinçdışı kökenini bulması gerektiğini ifade eder. Bu noktada Freud, hastanın her türlü doyum talebine karşı durulması yönünde analistleri uyarır ve analizin bir tür yoksunluk ilkesi içerisinde yürütülmesi gerektiğini ifade eder. Yoksunluk durumu, analitik ortamın nötralitesini koruyan ve karşı aktarımı engelleyen bir ilkedir.
1924 yılında Sterni karşı aktarımı “analistin hastaya aktarımı” olarak tanımlar. Stern, analistin tepkilerinin, hastanın aktarımı ile aynı kökene sahip olduğunu ilk kez ortaya koyan kişidir. Ona göre analistin karşı aktarımı, normal aktarım ile aynı şekilde analistin çocuksu materyaline sahiptir. Stern, karşı aktarımın zararlı doğası olduğu görüşündedir ve analistin eğitimden geçmesi ve kendi analizi, karşı aktarım konusundaki en önemli tedbirlerdir.
1939’da Fenichel, analistin de analizden doyum sağlamak için çaba gösterisinden bahsederek, analistin libidinal dürtülerinin, narsisistik dürülerinden ve anksiyeteye karşı savunmalarından daha az tehlikeli olduğunu ifade eder. Bu savunmaların ve dürtülerin hastayı anlama konusunda engel teşkil edebileceğini ifade ederek, o da Freud ve Stern gibi eğitim analizini ve eğitim süpervizyonunu önerir.
Balintsler (1939) karşı aktarımın, hastanın aktarımı ile olan ilişkisine vurgu yaparak, analistin, hastanın aktarımını yorumları dışında etkileyecek olan her şeyi karşı aktarım olarak değerlendirler . Onlara göre, bu etki, ofisin durumu, divanın yapısı gibi fiziksel koşullar dahil bir çok olası etki yapacak yapı bulunmaktadır.
Karşı aktarım kavramının teropatik önemine olan ilk vurgulardan biri, Karen Horney (1939) tarafından Psikanalizde Yeni Yollar adlı kitabında yapılmıştır. Karen Horney, Freudyen karşı aktarım fikrinin katılığına itiraz eder ve terapistin ayna gibi olma yolundaki kesin buyruğunun ideal olsa da, analizin iki kişilik bir ilişki olmasından dolayı uygulaması zor ve tehlikeli olan bir öneri olduğunu, bunu yapmaya çalışan analistlerin, kısır, ilgisiz ve otoriter bir tavır benimseyebileceği ve teknik kusursuzluk adına analizana karşı gelişen kendi duygularını daha çok bastırmalarına neden olabileceği konusunda uyarır. Buna ek olarak analistin, psikanaliz sürecinde hissettiği duyguları çalışarak, bunu hastayı anlama konusunda kullanabileceğini önerir. “Analistin, bu tepkilerin varlığını kabul etmesi ve bunlardan iki şekilde yararlanması daha iyi olacaktır: hissettiği tepkilerin hastanın koparmak istediği tepkiler olup olmadığını kendi kendine sorarak sürecin gidişatı konusunda ipuçları elde etmek ve bunu kendini daha iyi anlamak için bir vesile olarak değerlendirmek. Sf.127”
Karen Horney’in görmezden gelinen katkısını saymaz isek, 1950’lere kadar psikanaliz, Freud’un önerdiği klasik karşı aktarım kavramını değiştirmeden kullanmaktadır. Bu bakış açıcı, Karşı aktarımın hastanın etkisi ile bilinçdışında ortaya çıkan ve üstesinden gelinmesi gereken bir durum olduğudur.
1940’ların sonu ve 1950’lerin başında karşı aktarım kavramı, psikanalitik tartışmaların odağı olmuş ve büyük dikkat çekmiştir. Özellikle Nesne İlişkileri Kuramcılarının “Yansıtmalı Özdeşim” kavramı bağlamında, karşı aktarımı yeniden değerlendirmeleri önemli gelişmeleri beraberinde getirmiştir. Bu yaklaşımı savunanların görüşlerini, üç madde de özetlenmektedir.
“I. Karşı aktarım, analistin hastaya yönelik terapi süresindeki tüm emosyonel tepkisin içermektedir. II. Analistin hastaya yönelik tepkileri bilinçli veya bilinçdışı olabilir. Hastanın aktarımına olduğu kadar gerçekliğine karşı da gelişir. Bu da, karşı-aktarımın Freud’un dediği gibi sadece bilinçdışı yönüne değil bilinçli yapısına odaklanmayı da gerektirir. III. Karşı aktarım geniş biçimde tanımlanmalıdır ve terapide etkin bir şekilde kullanılacak bir araçtır.”
Heiman, “Karşı Aktarım Üzerine (1950)” isimli makalesinde, karşı aktarımı terminin sadece terapistin bilinçdışı duyguları ile ilişkili olarak değil, hastaya karşı tüm tepkilerini kapsayacak şekilde genişletilmesi gerekliliğini vurgular ve hastanın analistte yarattığı duygularının önemli bir araç olduğunu, karşı aktarımın hastanın bilinçdışının araştırılması için bir araç olduğunu savunur. “Analistin karşı aktarımı yalnızca analitik ilişkinin bir parçası değildir, karşı aktarım hastanın bir yaratısıdır.”
Karşı aktarım sorununa bir katkı da Güney Amerika’dan gelmiştir. Heinrich Racker, aktarım ve karşı aktarım üzerine bir çok çalışma yapmıştır. Racker (1957), analistin hastasına yönelik tüm imge, duyu ve dürtülerini karşı-aktarım olarak adlandırır, bunun patolojik boyutuna isa “karşı aktarım nevrozu” adını verir. Karşı aktarım nevrozu, normal nevrozlar gibi odipal yüklerden temel almaktadır. Racker, karşı aktarımı tamamlayı özdeşleme ve benzeş şeklinde ikiye ayırır. Benzeş özdeşleşmede hasta, analist hastanın ruhsal aygıtının kendisininkine karşılık gelen kısmı ile özdeşleşir (Benlik-benlik, üstbenlik-üstbenlik). Racker’e göre empatinin temelinde bu tür bir karşı aktarım süreci vardır. Tamamlayıcı özdeşimde, hasta parental aktarım yaparken, analist hastanın ebeveynleri gibi hissetmektedir. Bu özdeşimin temelinde yansıtmalı özdeşim mekaniği vardır ve bu tür aktarım analisti, hastaya karşı “kötü” olmaya zorlayabilir. Analist kısasa kısas olarak karşılık vermeyerek, bu karşı aktarım örüntüsünü anlamaya ve açıklama çalışır.
Margaret Little, ağır patolojisi olan hastalarda genç analistlerin daha başarılı olduğunu vurgulayarak ilginç bir noktaya değinir ve bunun nedeninin geç terapistlerin bilinçdışı dürtülerine belli oranda özgürlük verebilmeleri olduğunu ifade eder. Deneyimli analistlere bilinçdışı dürtülerine güvenmeyi ve karşı aktarımlarını bilinçlerine getirerek hastayı anlamak için kullanmalarını önerir. Ona göre analiz , ortak bir çabanın sonucudur ve sadece terapist hastaya ayna olmaz, hasta da analiste ayna olabilir.
Bion, analiz sürecini, çok yoğun ilişki içindeki iki kişinin emosyonel yaşantılarını içeren bir süreç olarak kavramsallaştırmaktadır. Analistin, ruh hali, psikolojisi, tutum ve değerlerin hastaya yansıdığına ve bunun hastayı etkileyecek materyali etkileyeceğine vurgu yapmıştır . Bion, İtalya Seminerleri’nde “Analist olarak, bizler, öyle bir disiplin içinde pozisyonumuzu korumalıyız ki, gerçeklik ne olursa olsun, onlardan kaçmamıza ya da tam tersine onların kucağına düşmemize yol açmasına izin vermemeliyiz. Kuşkusuz demeyen ya da nefret etmeyen insanlık dışı varlıklar haline gelmemiz gerekmiyor; hala, sevgi ile nefret ve bunlarla ilintili diğer duygularımızı hissetme kapasitemizi korumalıyız ama aynı zamanda, disiplinsiz içinde de kalmak zorundayız.” Bion’un özellikle, yansıtmalı özdeşim ve analistin kapsayan/kapsanan olarak işlev görmesi fikirleri karşı aktarım kavramını etkilemiştir.
Reich (1951, 1960a), “kalıcı karşı aktarım tepkilerini “akut karşı aktarım tepkilerinden ayırmaktadır; Reich a göre kalıcı karşı aktarım tepkileri analistin karakter bozukluğundan, akut karşı aktarım tepkileri ise hastanın farklı aktarım tezahüründen kaynaklanmaktadır. Öte yandan Reich, karşı aktarımın terapide kullanılmasına karşı çıkarak klasik görüşü savunur. Ona göre analistin hastaya yönelik bilinçli duygulanımı karşı aktarım değildir ve bu şekilde kullanımı karşı aktarımın tanımını genişleterek, bu olguyu çalışmayı zorlaştırmaktadır. Nesne İlişkileri Kuramcılarının, yansıtmalı özdeşim ve içealım mekanizmalarına çok değer vererek, hasta ile analist arasında geçen her durumu bu kavramların ışığında açıkladıklarını, analitik sürecin bu iki kavramdan çok daha geniş olduğunu vurgular.
Lacan (1960), Analistin belirli tutumlarının, analitik süreci etkileyeceğine vurgu yapmıştır. Bu tutumları, analistin, hastanın kendisi ile özdeşleşmesini onaylaması, analistin kesinlik ihtiyacı, hastadan yorumlarının doğruluğunu olumlayan spesifik yanıtlar arzulaması, analistin bilimsel bir arayışta bulunmasının gibi tutumları örnek vermiştir. Ayrıca, özellikle yeni analistinlerin, süpervizörlerini ve hocalarını memnun etme arzusunun önemli bir karşı aktarım kaynağı olabileceğini söylemiştir.
Kernberg, Kuzey Amerika analistleri arasında karşı aktarım üzerine en çok çalışan psikanalistlerden birisidir. Menninger’in“Karşı aktarım tezahürü bilinçli olmasına karşın, daha sonra meydana gelen iç ruhsal koşullar bilinçdışı olabilir” ifadesine referans gösteren Kernberg’e göre bu ifade, analistin, karşı aktarımın kendi geçmişinden kaynaklanan kısmını göremese bile, karşı aktarım tepkisinin somut analitik etkileşimdeki işlevini kavraya bileceğini ifade etmektedir. Böylece, analist bir karşı aktarım tepkisinde kendi payını, aktarımın geçmiş ile ilişkisini kestiremese de belirleyebilir ve bu karşı-aktarımın oluşumda hastanın çatışmalarının payını fark edebilir. Ayrıca Kernberg, analiste oluşan aktarım tezahürlerini, hastanın patolojisi bağlamında değerlendir ve psikoz eksenine yaklaştıkça, terapiste oluşan karşı aktarımda hastanın payının arttığını ifade eder. Hastanın patolojisinin narsisistik ve psikotik eksene kaydıkça, karşı aktarıma dayanmanın analist için zorlaşacağını söyleyen Kernberg, bu noktada analisti, narsisistik içe çekilme ve hastanın yarattığı başa çıkması zor karşı aktarım ile eski patolojilerinin etkileşime girmesi konusunda uyarır. Kernberg böylece, aktarım ve karşı aktarım yapılarının, psikanalitik tanı ile ilişkisini aydınlatmaya çalışmıştır. (Kernberg, Gerçekten de günümüzde, hastanın aktarımı ve karşı aktarımı işleyişi, onun kişilik örgütlenmesi ve psikanalitik tanısı açısından büyük önem arz etmektedir.
Kohut (1971), klasik analistler tarafından çokça eleştirilmesine rağmen, özellikle narsisistik hastalar ile çalışanlar için aktarım ve karşı aktarım dinamikleri konusunda yol gösterici olduğu düşünülmektedir. Kohut, aktarımdan ve özellikle karşı aktarımdan yararlanmak için analistin iç gözlem gücüne vurgu yapmıştır. Hastanın bilinçdışı dinamiklerini daha iyi anlamak için, kendi karşı aktarım tepkileri de olmak üzere analistin kendi öznelliğini kullanması gerektiğini vurguladı