Andre Green’in Rehberliğinde Psikanalitik Kuramda Duygulanım Kavramı: Tanım ve Tarihçe
Andre Green’in Rehberliğinde Psikanalitik Kuramda Duygulanım Kavramı: Tanım ve Tarihçe
İbrahim DENİZ
Giriş ve Duygulanım Kavramının Tanımı
Duygulanımın, psikanaliz teorisinde ve pratiğinde çok önemli bir konumda olduğu herkes tarafından kabul edilse de (belki Lacan’ı bu konuda dışarıda bırakabiliriz) hakkında tam olarak fikir birliğine varılmayan ve bir çok teorik tartışmaya ev sahipliği yapmış olan bir kavramdır. Duygulanım kavramı ile çalışmanın zorluğunun iki önemli kaynağı vardır. Psikanalitik teorideki diğer kavramlara göre ifade bulabilmesi zor bir kavram olması zorluğun birinci kaynağıdır. Zorluğun ikinci kaynağı ise duygulanım kavramı ile ilgili yerleşmiş ön kabuller ve kavramın Freudyen teori içerisinde başlangıçtan itibaren ortaya çıkma tarzıdır (Green, 1977). Bu teorik tartışmalara yazının ileri bölümünde değilinecektir. Şimdilik, bu tartışmaların bir çok eksende yapıldığını ve henüz bir sonuca varmaktan uzak olduğunu, ekollere göre yoğun niteliksel farklılıklar ortaya çıktığını belirtmek yeterlidir.
Bu metin, duygulanım gibi karmaşık bir metapsikolojik kavramın Freud ve Freud sonrası eserlerde izini sürerek temel fikirleri özetlemeyi ve okuyucuya geniş bir özet sunmayı hedeflemektedir. Bu amaç doğrultusunda, psikanalitik kurama çok güçlü kavramsal eklemeler yapan bir kuramcı olmasının yanında iyi bir psikanaliz okuyucusu olan ve duygulanım üzerine çok sayıda çalışma yapmış olan Andre Green’in duygulanım hakkında yaptığı okumaların rehberliğine başvurulacaktır.
“Affect” ( Alm: Affekt; Fr: affect;) kelimesinin okuyucu için bir çok anlama gönderme yapabiliyor olması, bu kavramı incelemeyi zorlaştıran etmenlerden birisidir. Freud, Affekt, Empfindung, bazen Gefühl kelimelerini birbirlerine yakın anlamda kullanmıştır. Öte yandan bunlar farklı anlamlar taşımaktadır. Strachey, sırasıyla “affect, sensation, feeling ya da emotion çevirilerini tercih etmiştir. Burada çeviride zorluk olduğunu, çünkü bu kelimelerin anlamlarının çok sağlam temelde olmadığını ve birebir çeviri yapmaktan çok örtüşen bir çeviri yapmak zorunda kaldığını ifade eder ve özellikle Metapsikoloji metinlerinden Bilinçdışı (1915c) metninde bu çevirilerin daha da zorlaşıp anlama açısından daha da önem kazandığından bahseder. Bunun nedeninin ise “Empfindung” kelimesinin İngilizce de hem “feeling” hem de “emotions” anlamına gelmesi olduğunu ifade eder (Strachey, 1966). Türkçe çevirilerde, ortak bir dil kurulmaması ve çevirmenlerin yetersiz titizliği nedeni ile ise işimiz daha da zorlaşır gibi görünmektedir. Payel Yayınlarından çıkan Metapsikoloji (2013) adıyla basılan kitapta, çevirmen Emre Kapkın’ın Affect kelimesi yerine duygu kelimesini kullandığı, aynı zamanda “feeling” kelimesi için de duygu kelimesini seçtiği görülmektedir. İdea Yayınlarından çıkan Aziz Yardımlı’nın çevirdiği bir başka Metapsikoloji derlemesi olan Metapsikoloji II (2000) adı ile basılan kitapta ise “affect” kelimesi yerine “heyecan” kelimesinin tercih edildiği görülmektedir. Aynı şekilde bir başka Freud çevirmeni olan Kamuran Şipal’de “affect” kelimesini “heyecan” olarak çevirenlerdendir. İstanbul Üniversitesi bünyesinde Pınar Padar tarafından yapılan “Türkçe Duygu Anlatan Kelimelerin Afekt Bağlamında Tespiti (2015)” isimli tez çalışmasında ise “affect” terimi direkt olarak Türkçe’ye sokulmuştur. Son olarak bu metinde de kullanılacak olan çeviri olarak İstanbul Psikanaliz Eğitim Araştırma ve Geliştirme Derneği’nin web sayfasındaki İngilizce-Türkçe sözlükte, “affect” kelimesi “duygulanım”, “sensation” duyu ya da duyum olarak çevrilmiştir. “Feeling” kelimesinin direkt çevirisi olmasa da “feeling of awe” kalıbı saygıyla karışık korku duygusu olarak çevrilmiştir. Çeviri ve kavramların anlamındaki bu çok seslilik, yer yer özensizlik Türkçe okuyucusu için hali hazırda anlaşılması zor olan metinleri daha da zorlaştırdığı düşünülmekte ve ortak bir dil kurmanın aciliyetini göstermektedir. Yazının devamında, affect kelimesi yerine, duygu ve his kelimeleriyle olan farkını vurgulayan, aynı zamanda hisler ve duygular ile ilişkisini de gösteren “duygulanım”, “feeling” yerine “duygu”, “sensation” yerine ise duyu veya duyum kelimesi kullanılacaktır.
Duygulanım kavramının izini Freud’un eserlerinde ve Freud sonrası literatürde sürmeden önce önce duygulanımı tanımlayarak işe başlamak gerekli görünmektedir.
Freud, Psikanalize Giriş Dersleri’nin 25. Dersi olan “Kaygı” bölümünde, “Ve dinamik anlamda duygulanım nedir? Her durumda son derece bileşik bir kavram. İlk etapta bir duygulanım, motor sinir sisteminde bir dağılmayı ya da boşalmayı ifade eder. İkinci olarak, belirli duyguları içerir. İkincisi iki türlüdür. Bu duygular motor hareketlerin sonucunda oluşan algılar ve haz ve hoşnutsuzluk hisleridir ve bahsettiğimiz gibi duygulanıma esas özelliğini verirler. … Bütün ögeleri ile duygulanımı bir arada tutan çekirdeğin belli ve önemli bir yaşantının yenilenişi olduğunu görüyoruz. İlgili yaşantı, bireyin değil ırkın geçmiş yaşantısına yerleştirilmesi gereken bir yaşantı olabilir (Freud, 1917, sf 395-396 ).
Bu tanıma dayanarak, Smadja (2010) üç çıkarımda bulunur. I. Duygulanımın ruhsal ve bedensel fenomeni arasında bir ayrım yapılmıştır. II. Ruhsal fenomenin içerisinde yapılan niteliğe sahip olan ve olmayan duygular arasında ayrım yapılmıştır. Yani Freud, motor eylemin sonucu olan duygulanım ile direk haz ve hoşnutsuzluk duygularıyla ilişkili olan duygulanım kavramı arasında ayrım yapar. Green bu konuyu “Bu somatik ifadeye de bilinçli deneyime de indirgenemez. Fakat belki bilinçdışı Benliğin algısı olarak kavramsallaştırabilir.” olarak ifade eder (Green, 1999, sf. 308). III. Freud, ilk olarak boşalım daha sonra duyguları içerir diyerek hiyerarşik bir ayrıma gitmektedir. O halde, Freud’un duygulanım anlayışında somato-psişik bir fenomenin varlığı sezilebilir. Bu yapının biri somatik diğeri ruhsal olmak üzere iki kutbu vardır ve duygulanımın iki hedefi olduğu çıkarımı yapılabilir. Duygulanımın gideceği kutubun seçiminde ise benlik yapısının kalitesi ve daha genel olarak zihinsel işlevin kalitesi etkili olacaktır.
Laplanche ve Pontalis (1973), duygulanım kelimesinin, Psikanalitik kuram tarafından Alman psikoloji biliminin kavramsallaştırmasından ödünç alınan bir kelime olduğunu vurgularlar ve acı verici ya da haz verici, belirsiz ya da iyi tanımlanmış, büyük bir boşalımı ya da genel bir ruh halini betimleyen kelime olarak ve Freud’un dürtüyü parçalara ayırmasına gönderme yaparak, dürtünün bir bileşeni, dürtüsel enerji miktarının ve bu miktardaki dalgalanmaların niceliksel ifadesi olarak tanımlarlar.
Moore ve Fine (1990), kavramın karmaşıklığına vurgu yaparlar ve duygu, coşku ve duygulanımı birbirlerinden ayırt etmeye çalışırlar. Duyguları, merkezi, öznel olarak deneyimlenen durum (ki bunun bilinçli olması engellenebilir), çoşkuyu (emotions), duyguların dışarıdaki bir gözlemci tarafından gözlemlenebilir tezahürü, duygulanım ise tüm bunlarla ilişki olan bir fenomen olarak tanımlar ve bu kavramların ilkelden gelişmiş bilişsel faaliyetlere kadar geniş bir yelpazede birbirlerinin yerine kullanıldığını ifade ederler. Bunlara ek olarak, Ruh hali (mood) terimini, bilinçdışı düşlemler tarafından uyandırılan görece sabit ve sürekli duygulanımsal durum olarak tanımlarlar. Ayrıca duygulanımı üç seviye bir kavramsallaştırma içerisinde kullanıldığını ifade ederler. (I): Klinik olarak, özellikle haz-hoşnutsuzluk zıtlığı ile ilişkili olan duygu durum göstergelerinde, (II) Hormonlar, salgılar, refleksler gibi nerobiyolojik fenomenlerin doğal sonucu olarak, (III) ruhsal enerji, içgüdüsel dürtüler ve onların boşalımı, benlik ve yapısı, yapısal çatışmalar, nesne ilişkileri ve üst seviyede düzenleyici sistem ile ilişkili metapsikolojik kavramsallaştırma olarak.
Skelton (2006) , duygulanım kavramının Freud’da klinik açıdan görünümüne odaklanır ve klinik alanda üç farklı şekilde kullanıldığına vurgu yapar. (I) Duygulanımın, dönüşüm histerisinde, rahatsız edici fikirlerin bastırılması eşliğinde motor faaliyetlere dönüşmesi. (II) obsesif nevrozda enerjinin farklı temsillere doğru yer değiştirmesi ve (III) kaygı nevrozu, melankoli ya da depresyon durumunda duygulanımların değişimi.
Bu tanımlar incelendiğinde ortak vurgunun, duygulanımın hem nicel hem de nitel olarak değerlendirilebilecek farklı anlamlarının olduğu ve bu anlamlarının klinik ve kuramda iç içe geçmesi nedeni ile terimi kavramı anlamayı karmaşıklaştırdığıdır. O halde duygulanımı, niteliksel olarak haz ve hoşnutsuzlukla ile niceliksel olarak da boşalım süreçleri ile ilişkilendirilebilen, hem metapsikolojik kavrasallaştırmada hem de klinik görüngüde çeşitli kimlikler ve ilişkiler ile ortaya çıkabilen ve bağlamına göre anlam kazanan çok boyutlu bir kavram olarak ele almak gerekmektedir.
Freud Eserlerinde Duygulanım Kavramının Evrimi
Duygulanımın tarihi, tıpkı psikanalizin tarihi gibi histeri ile yakından ilişkilidir. Histeriye olan en erken dönem katkılarının birisinde Freud, histeride bedensel semptomların yanında ruhsal semptomların da bulunduğuna vurgu yapar ve duyguların bastırılması, yüceltme, motivasyonsuzluk vb ruhsal semptomları “Sinir sistemi üzerinde kararlı uyarım miktarının normal dağılımında farklılaşmalar” olarak açıklar. Green (1977)’e göre bu alıntı Freud’un niteliksel bir bakış açısı yerine ekonomik bakış açısını kabul ettiğini gösterir. Sinir sistemindeki uyarım fazlalığı “kendini şimdi, bir zarar verici olarak sinir sistemi içinde büyük bir özgürlükle yer değiştirir”. 1883 tarihli ”Organik ve Histerik Motor Felçlerinin Karşılaştırmalı Çalışması İçin Bazı Noktalar” isimli çalışmasında Freud, ilişkili içerik ile onun duygusal karşılığının karşılıklı bağımlılığını göstermek için duygulanım kotası (İng: quota of affect) terimini tanıtır. Bu terim detaylı olarak incelenmeyi hak eder çünkü bu kavramdan sonra Freudyen duygulanım kuramı değişmez bir şekilde bu kavramın izini taşır. Freud bu kavram için, “Her olay, her psikolojik izlenim, benliğin motor tepki ya da psikolojik eylem ile feragat ettiği duygulanım kotası ile sağlanır.” der ve başka bir makalesinde bu kavramı“ Zihinsel işlevlerde, artmak, azalmak, yer değiştirmek, boşalmak gibi niceliksel karaktere sahip, bedenin yüzeyine yayılmış elektrik yükü gibi düşüncelerin bellek izlerinin üzerine yayılmış duygulanım kotası ya da uyarım toplamı kavramı olmasını öneriyorum.” ifadeleriyle tanıtır. Laplanche (1973), Psikanalizin Dili adlı eserde duygulanım kotasını “Duygulanımın temeli kabul edilen subjektif olarak deneyimlenen niceliksel kavramdır. Duygulanım kotası, duygulanımın yer değiştirmesine ve uğradığı niteliksel değişimlere rağmen değişmeden kalan unsurdur.“ şeklinde tanımlar ve duygulanım kotasının Freud’un ekonomik yaklaşımının çerçevesinde kullandığı kavramlardan biri olduğunu ve yatırımsal enerji, dürtüsel güç, dürtünün baskısı, libido gibi kavramların altında yatan niteliksel faktörlere sahip olduğunu belirtir. Jones (2004), Duygulanım kotasının betimsel bir kavramdan çok metapsikolojik bir kavram olduğunu vurgular. Bastırma (1915b) makalesinde Freud, duygulanımsal kota için; “dürtü düşünceden ayrıldığı sürece ona karşılık gelir ve duygulanım olarak algılanan süreçlerde niceliği ile orantılı olarak ifade bulur” der.
Bu kavramdan sonra Psikanalitik kuramda duygulanım kavramının üç varsayımı içerdiği söylenebilir.
- Duygulanım ruhsal hayatın eylemine eşlik eden niceliksel bir kavramdır. Sinir sisteminin elektrik yüküne az ya da çok bir şekilde benzetilebilir.
- Benlik, homostatik dengeyi sağlayan ve sürekli olarak yatırıma sahip ruhsal aygıtın bir parçasını temsil eder. Ruhsal yaşamdaki aşırı değişimleri duygulanım kotasını kullanarak ılımlılaştırma rolü vardır.
- Benliğin işlevini yapması için iki yol bulunmaktadır. Bunlar, belli bir eylem ile yükü boşaltmak ya da çağrışımsal bir eylem ile bağlantı kurmaktır. Çağrışımsal ruhsal aktivite, “duygulanım kotasını” bölerek çağrışımsal temsillere yatırılmasını sağlar. (Green, 1977, sf 130)
Histeri Üzerine Çalışmalar, bloke edilmiş duygulanım fikrini kendisine merkez alır (Green, 1977). “Ön Bildiri (1893)’de Breuer ve Freud, rahatsız edici (bunaltıcı) duygu kavramını açıklarlar. Bu durum doğrudan travma teorisi ile sınırlıdır. Travmatik olaya kişinin tepki verip vermemesi önemlidir. Bu tepki ağlamaktan intikam almaya kadar uzanabilir. Bu boşalımın yapılmadığı durumlarda, duygulanım, belleğe bağlı halde kalır ve sonuç olarak travmatik anının etkisinden kurtulunmaz. Bu nedenle patolojik temsillerin durumunda çağrışım döngüsünü engellenmiştir ve patolojik temsiller dışavurum ya da yeniden üretme yöntemleri ile normalleştirilmemişlerdir. Terapide eyleme vurmaya eşit bir boşalım ortaya çıkabilir ve bu dil aracılığı ile gerçekleştirilir. Bu bağlamda söze dökme yalnızca entelektüel bir eylem değildir. “dil eylem için bir yerine-geçen işlevi görür; onun yardımıyla bir duygu neredeyse etkin bir biçimde “serbestleştirilebilir.” Travma, travmanın anısı, bundan kaynaklanan patolojik temsiller, boşalım bulamamış duygulanım, sözelleştirme ayrılamaz bir yapının parçalarıdır. Birine diğerinden daha fazla önem verilemez.
1894’de Freud, Fliess’e olan mektuplarında, duygulanımın, konversiyon, yer değiştirme ve kaygıya dönüşme olmak üzere üç tane akıbeti olduğunu ifade eder.
Freud, duygulanımın kökeni ile temsillerin kökeni arasında ayrım yapar ve dönemin geleneğine bağlı kalarak duygulanımın kökenini Darwin’i referans alarak, en ilkel geçmişimizin uyumsal eylemlerine dayandırır.
Bilimsel Bir Taslak (1895) ’ta Freud, duygulanımın sistematik bir teorisini geliştirmeyi denediğini görürüz. Duygulanım, deneyimin yeniden üretilmesi ile ilişkili olarak tanımlanır. Burada Freud, duygulanımın bellek ile ilişkisine vurgu yapmaktadır. Duygulanım, doğrudan bir duygusal deneyim olmaktan çok yeniden canlanan ya da üretilen duygusal deneyimin kalıntısı ya da izidir.
Düşlerin Yorumu (1900)’nda Freud, temsiller ile duygulanım arasında farklılıklara vurgu yaparak, duygulanımın rüyada temsillere oranla daha az bastırıldığını ve duygulanımın rüyanın çözümlenmesi açısından önemli bir konuda olduğunu, rüyaya eşlik eden duygulanımın bastırılmış düşüncelerin ve rüyalardaki yoğunlaşmanın habercisi olduğunu ifade eder. Aynı zamanda saf bir şekilde ifade edilen güçlü duygulanımların, rüya çalışmasını sabote ederek uyku durumunun sürmesini engellediğini vurgular. Freud’un, bu fikirlerin duygulanım kuramına etkisi, duygulanımı biyolojik ve enerjisel yapısından kopararak bilinçdışı ile bağını sağlamlaştırılması ve kesinleştirilmesidir.
Cinsellik Üzerine Üç Deneme (1905) ’de Freud, cinselliğin kuramsal önemine vurgu yapar ve tüm duygulanımların en kötülerinin bile cinsellikten güdülendiğini ifade eder.
Metapsikoloji metinlerine kadar Freud, Düşlerin Yorumu’nda keşfettiği “yer değiştirme” ve “tersine çevirme” mekanizmalarını duygulanımlara uygulamıştır. Dora Vakasında (1905) tiksintiyi, cinsel haz duygusunun tersine çevrilmesi olarak yorumlar. Yine diğer olgu öykülerinde Freud, duygulanımın önemine sık sık gönderme yapar. Hans vakasında (Freud, 1909) özellikle duygulanımın önemli olan temsilden başka bir temsile yer değiştirmesine gönderme yaparken, Obsesif nevrozu olan “Fareli Adam” vakasında da duygulanımının temsilinin yer değiştirmesi ile nesne için aynı anda zıt duygulanımlara sahip olma olarak tanımladığı çiftdeğerlilik konusundan bahseder (Freud,1909).
Metapsikoloji makaleleri, özellikle Bastırma (Freud, 1915b) ile Bilinçdışı (Freud, 1915c) başta olmak üzere, Freud’un duygulanım kuramının gelişiminde önemli noktada bulunmaktadır.
Bastırma (1915b) makalesinde, Freud dürtünün bileşenleri olarak temsil ile duygulanımı birbirinden ayırır. “Şimdiye kadarki tartışmamızda bir dürtüsel temsilcinin bastırılmasını ele aldık ve bu temsilciyi bir dürtüden gelen belli bir kotada ruhsal enerji ile (libido veya ilgi) yüklü bir tasarım ya da tasarımlar grubu olduğunu anladık. Şimdi klinik gözlem bizi bu ana dek tek bir varlık olarak değerledirdiğimiz şeyi bölmeye zorlar. Çünkü bize tasarımın yanı sıra dürtüyü temsil eden başka bir ögenin de hesaba katılması gerektiğini ve bu diğer ögenin tasarımdakinden çok farklı olabilecek bir bastırma değişimlerine uğradığını gösterir. Ruhsal temsilcinin bu diğer ögesi için genelde duygulanım kotası terimi benimsenmiştir. Dürtü tasarımdan ayrılmış olduğu sürece ona karşılık gelir ve duygulanım olarak algılanan süreçlerde niceliği ile orantılı olarak ifade bulur. Bu noktadan başlayarak, bir bastırma olgusunu tanımlama sürecinde bastırma sonucunda tasarıma ve ona ilişik olan dürtüsel enerjiye neler olduğunu ayrı ayrı izlememiz gerekecek.” Freud’a göre tasarımın kaderi bilinçli ise bilinçdışına itilmek ve bilince çıkmak üzere ise bu çıkışının engellenmesi iken duygulanımın üç olası akıbeti vardır. Ya hiçbir iz bulunmayacak şekilde tümüyle baskılanmıştır (İng:suppressed), ya bir biçimde farklı nitelikte bir duygu olarak ortaya çıkar ya da kaygıya dönüşür. Bastırmanın amacının hoşnutsuzluğu engellemek olduğunu hatırlatan Freud, bastırmanın, temsilleri bastırdığı halde hoşnutsuzluk ya da kaygı duygulanımlarının oluşumunu engelleyemezse başarısız bir bastırma olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade eder. Freud’un duygulanım için baskılama, tasarım için ise bastırma ifadesini kullandığı göze çarpar.
Freud, Bilinçdışı (1915c) makalesinde, duygulanıma bir bölüm ayırır ve bilinçdışı duygulanımdan söz edilip edilemeyeceğini tartışmaya açar. Psikanalitik uygulamada, bilinçdışı suçluluk, öfke gibi duygulanımlardan bahsedilse de bunların tıpkı bilinçdışı dürtü terimi gibi dilsel kullanımda bir kolaylık olduğunu ve aslında bahsedilenin bastırılan bir tasarım olduğunu ifade eder ve duygular söz konusu olduğunda bilinçdışından bahsedilmesinin mümkün olmadığını savunur. Fikrini görece karmaşık bir düşünsel süreç ile savunmaya girişir. Öncelikle, Bir duygulanım algılanmış fakat yanlış yorumlanmış olabilir. Duygulanımın gerçek temsilcisi bastırılmış ve algılanan duygulanım yeni bir bağlantı kurmuş olabilir bu durumda biz bilinçdışı adlandırsak da aslında olan sadece duygunun bilinçdışı olması değil tasarımın bilinçdışı olmasıdır. Bastırma (1915b) makalesine gönderme yaparak “bilinçdışı duygu” kullanımı genellikle dürtünün bastırılması sonunda niceliksel etmenin uğradığı değişimleri yorumlarken kullanılmaktadır. Bastırmanın amacının duygulanımın ifadesinin engellenmesi olduğunu hatırlatan Freud, bunun gerçekleştiği durumlara bastırılmış duygu ifadesinin kullanıldığını, bu kullanımın tutarlı gibi görünse de önemli bir farklılığı gözden kaçırdığını ifade eder. Bu farklılık tasarımlar bastırıldıktan sonra bilinçdışı sistemde gerçek bir yapı olmaya ve gelişmeye devam ederken, duygulanımların gelişiminin engellenmesidir. O halde der Freud, “Kesin olarak söylemek gerekirse ve dilsel kullanımında hiçbir yanlışlık bulunmamasına karşın bilinçdışı tasarımlar olduğu gibi bilinçdışı duygulanımlar yoktur.” Der ve ekler: “Ama bilinçdışı sisteminde diğerleri gibi bilinçli hale gelen duygulanımsal yapılar olabilir”. Freud’a göre temel fark, Bilinçdışı tasarımlar temelde anı izlerine ait yükler iken, duygulanımlar, duyum (İng:sensations) olarak algılanan boşalım süreçlerine denk gelmesidir. Yine de ikisi arasındaki ayrımı derinleştirecek bilgiye sahip olmadığımızı vurgular. Metnin “…. bilinçdışı tasarımlar gibi bilinçdışı duygulanımlar yoktur”[1] kısmı ardından gelen bilinçdışı duygulanımsal yapılar ile ilgili cümle ile birlikte okunursa, belki de burada Freud, bilinçdışı tasarım ile bilinçdışı duygulanımın topografik olarak konumunu sorgulamanın dışında onun bilinçdışı tasarımlardan niteliksel farkını vurguladığı düşünülebilir. Nitekim makalenin ilerisinde yine bu konuya dönecek ve bu bahsedilen iki sistemin farklılığını tekrar vurgulayacaktır. Yine de Freud’un bilinçdışı duygular, duyumlar ve duygulanımlar konusunda net bir fikre varmadığı, halen düşüncelerini netleştirmediği düşünülebilir. Nitekim bu söylemin ikinci yerleştirmeden önce yapıldığı, yazıldığı dönemde benliğin bilinçdışı parçasının kuramsal kabulu olmadığına dikkat etmek önemlidir.
Bölümün sonunda ise, Bilinç sisteminin motor hareketleri kontrol etmesinin yanında duygulanımların gelişimini de kontrol ettiği sonucuna ulaşır. Öte yandan, Dürtüler ve Yazgıları’ndaki (1915a) iç dış sorunsalına benzer bir şekilde, duygulanımların içsel devinimlerin ise dışsal olmasına vurgu yaparak, bilincin duygulanımları kontrol etmekte, devinimleri kontrol etmektekinden daha çok zorlandığını duygulanım konusunda önceliği almak için Bilinç ile Bilinçdışı sisteminin sürekli bir savaşınım içerisinde olduğunu ifade eder. Bilinç (bilinçöncesi) sisteminin duygunun serbest kalmasında ve ketlenmesinde önemini kavramak, tasarımların semptom seçiminde oynadığı rolü belirlemede bize yardımcı olur. Duygulanım gelişiminin bilinçdışından başlamasının olası olduğunu ifade eden Freud, bunun bilinç tarafından algılanabilmesi için bir yerine geçen tasarım bulması gerektiğini ve bu tasarımın duygulanımın niteliğini belirleyeceğini ifade eder. Bu olana kadar ise duygulanım ortaya çıkmaz.
Bu makalenin ikinci bölümünde Freud, iç algılamalar olarak kavramsallaştırdığı duyum ve duygulara özel ilgi gösterir ve bu iç algılamalar olan duygulanımlara haz ve hoşnutsuzluğu örnek gösterir. Bunlar dışarıdan gelen algılamalara oranla daha temel ve ilkeldir. Hoşnutsuzluk duygular haz duygularından daha güçlüdür ve dolayısı ile daha fazla yatırıma sahip olduğu düşünmek mantıklıdır.
Bu noktada Freud, bir sorunsal ile karşı karşıya kalır ve bu sorunsal Freud’u tekrar bilinçdışı duygulanım kavramını düşünmeye iter. Duygulanımı bilince getirecek olan niteliksel ya da niceliksel olabilecek olan ruhsal yapıyı “şey” olarak kabul edersek, bu “şey” kendi başına bilinçli olabilir mi yoksa bir “Algı” ya bağlanması mı gerekmektedir? Freud ikincisinin doğru olduğunu kabul eder. Bu “şey” bastırılmış bir dürtü gibi hareket etmektedir ve benlik zorlantıyı fark etmeden dürtüsel güçleri uyarabilir. Ancak bu zorlantıya karşı direnç geliştirildikten sonra bu “şey” hoşnutsuzluk olarak algılanabilir. O halde duygulanımlar “A” (Algı) sistemine ulaşarak bilinçli hale gelebilirler. Bu ulaşım yolları kapandığında ise duygu olarak hissedilmezler ama ona eşlik eden “şey” aynı kalır. O zaman tam da doğru olmasa da bilinçdışı duygulanımlardan bahsederiz. Bilinçdışı düşünceler ile bilinçdışı duygulanımlar arasındaki fark şudur, bilinçdışı fikirlerin, bilince çıkması için bilinç öncesi sistemin yardımıyla bir temsillere bağlanması gerekirken, duygulanımlar için bu gerekli değildir. Duygulanımlarda, bilinçöncesi sistemin önemi yoktur ve duygulanım ya bilinçli ya da bilinçsizdir.
Green, Freud’un farklı tür bilinçdışı sistemlerinin varlığından bahsettiğini düşünür. Green burada Freud’un her bastırılan bilinçdışıdır ama her bilinçdışı bastırılan değildir sözüne gönderme yapar görünmektedir. Freud’un bu bölümde, içsel algıların dışsal algılara oranla daha ilkel yapısından bahsettiğini hatırlatan Green, bastırılmamış bilinçdışından gelen duygulanımların, bilinçöncesini atlayarak bilinçli hale gelebileceğini ifade eder. O halde, duygulanım dil tarafından ifade edilebilse de aslında onun dışında bir yerde konumlanır. Green’e göre Freud, duygulanımı insanın en arkaik parçası olarak görmektedir (özellikle haz ve hoşnutsuzluk bağlamında) bu yüzden dil ile bağlantılı olarak ortaya çıkabilse de kendi bağımsız yolunu izleyebilir. Gerçeklik ilkesinin ikincil süreçlere bağlı olması gibi duygulanımlar, da haz ilkesine bağlıdırlar (Green, 1999) .Gerçekten de Freud, Psikanalize Giriş Derslerinde duygulanımın en arkaik ve ilkel olanla ilişkisine gönderme yapmaktadır.
Mazoşizm’in Ekonomik Sorunu (1924a) ’nda Freud, Haz İlkesi ile Nirvana ilkesi ile ilgili teorik bir tartışmaya girer ve haz verici gerilimlerin ve hoşnutsuzluk yaratan boşalımların olduğunu kabul eder.
Olumsuzlama (1925) makalesinde Freud, Olumsuzlama mekanizması ile, bilinçdışı bir temsil olumludan olumsuza çevrilmesi ile bilince gelebileceğini ifade eder. Freud bunu bastırmanın önden kaldırılması olarak yorumlar ve duygulanım ile entelektüel sürecin ayrılmasının bir örneği olarak sunar. Green, bu bilinçdışı temsil entelektüel olarak kabul edilse bile bu bastırma eylemini neden ortadan kaldırmadığı sorusunu ortaya koyar. Ve eksik olanın, bu bilince çıkan tasarıma duygulanımın eşlik etmemesi olduğunu ifade eder. Green, bastırmanın ortadan kalkması için, tasarım ile duygulanım birlikte bilince gelmesi gerektiğine vurgu yapar ve duygulanımın eşlik etmediği şekilde bilince çıkan bilinçdışı tasarımın entelektüel olarak doğru kabul edilmesinin analizde önemli bir direnç türü olduğunu vurgular (Green, 1999).
Freud’un tasarım için “bastırma”, duygulanım için “baskılama” kelimesini kullanmaya özen gösterdiği belirtildi. Fetişizm (1927) makalesinde Freud, “Tasarımın yazgısını duygulanımkinden ayırmak ve “bastırma” kelimesini duygulanım için kullanmak isteseydik, tasarımın yazgısı için doğru kelime “İnkar” olurdu. Böylelikle Freud, bastırmanın hedefinin duygulanım olduğunu ve duygulanımın bastırılabileceğini kabul ederken, temsil ise inkarın meselesi haline gelmektedir.
Ketlenme, Semptom ve Kaygı (1926), Freud’un özellikle kaygı olmak üzere duygulanım konusunda önemli bir katkıdır. Bu makalede, önceki kaygı kuramı reddedilir ve yerine yeni bir sistem konur. Oldukça yoğun bir anlatımı ve içeriği olan bu makalenin kaygı konusunda ana fikirleri Green on maddede açıklar.
- Kaygı, benlikte yer alır ve sadece benlik anksiyeteyi deneyimler. : Kaygının kaynağı içeriden ya da dışarıdan olabilir.
- Bastırma kaygıya değil kaygı bastırmaya sebebiyet verir. : Bu makaleye kadar tam tersi savunulmakta iken Freud bu noktada ciddi bir değişim yapar. İçsel tehdit, örneğin libidinal ve saldırgan dürtüler, kastrasyon kaygısını ortaya çıkarır.
- Kaygı, yeni dürtüsel taleplerin ya da eski tehlike durumlarının habercisidir.
- Sinyal işlevi gören kaygı, benlikte pasif ya da aktif bir tepki uyandır. İlkinde kaygı durumu istila eder ikincisinde ise semptom oluşumu gibi kaygının boşalmasını sağlayacak bir edime başvurulur.
- Dürtüsel talebin enerjisinin çeşitli akıbetleri olabilir. Benlik tarafından kaygı oluşumundan sonra çeşitli şekillerde uzaklaştırılmış olan talep, bilinçdışında aktif kalmaya devam eder ve çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir.
- İd ile ilişkisinde benlik, ide bağımlıdır ancak sinyal kaygısı ile hoşnutsuzluk yaratabildiğinden göründüğünden daha az güçsüzdür.
- Nevrotik kaygı, ruhsal aygıtta hoşnutsuzluk yaratan ve boşalma yolu kurtulmanın imkansız olduğu büyük bir gerginlik halinin ortaya çıkmasından kaynaklanır.
- Psikoseksüel gelişimin değişik aşamalarında hissedilen tehlike farklıdır. Freud, ruhsal çaresizlik (dağılma anksiyetesi) benliğin olgunlaşmamış olduğu yaşam dönemine, nesne kaybı tehlikesinin hala başkalarına bağımlı olunan erken çocukluk dönemine, iğdiş tehlikesinin fallik döneme, üstben korkusunun gizil döneme uygun olduğunu ifade eder
- Kaygı, bebek yeni doğduğunda başa çıkamayacağı yoğunluktaki libidinal dürtülerin gerilimden doğan birincil bastırma ile ilişkilidir. İkincil bastırma ise eski kaygıyı hatırlatan uyaranlara karşı ortaya çıkar.
- Sinyal Kaygısı ve otomatik kaygı olmak üzere kaygının iki türü de ruhsal aygıtın kurumlarının oynadığı role karşılık gelir: Otomatik kaygı söz konusu olduğunda idin direk tezahür etmesi benliğin savunma mekanizmalarının aksamasına ve umutsuzlukluk, çaresizlik ve panik halinin ortaya çıkmasına neden olur. Sinyal kaygısı ise, idin arzularına karşı koruma bariyeri oluşturmak isteyen benliğin işlevidir (Green,1999).
Sonuç olarak duygulanım kavramı, Freud’da dürtü kavramı ile birlikte anlaşılabilir. Duygulanım, ruhsal temsilin iki elemanından birisidir ve temsile enerjisini verir, kendine has nitelik ve nicelik özellikleri vardır, düşünsel temsil ile ilişkilidir aynı zamanda bilinçdışında ondan ayrı olarak bulunabilir. Temsil ile duygulanım karşılıklı ilişki içerisindedir bir temsil duygulanımı harekete geçirir harekete geçen duygulanım ise temsil arayışı içerisindedir. Temsil, düşlemden dile çeşitli yönlerde konuşlandırılırken, duygulanım en çiğ halden, en işlenmiş hale kadar çeşitli niteliklerde görülebilir. Bu “yazgılar”, benliğin duygulanımı kontrol görevine tabidir. Green bu noktada, basitleştirilmiş bir kalıtsal bakış açısının libidinal gelişimi, duygulanımlar üzerinde kontrole bağlı olarak açıklamaya çalışmanın basitleştirme olduğunu ve hem bilinçdışının zamansızlığına aykırı olduğunu hem de duygulanımların haz ilkesi ile olan ilişkisini görmezden gelmek olacağı konusunda bir uyarı yapar (Green, 1999).
Freud’un eserleri incelendiğinde, bilinçdışı duygulanımın varlığını ortaya koyunabilir. Benlik, ilk dönemde, yoğun libidinal talep ve boşalımı işlemleyemediği zaman bu çiğ libidonun dönüşümü ile bilinçdışı, idde bulunan duygulanım ortaya çıkar. Duygulanım ilk olarak ekonomik, sonrasında ise sembolize edilmiş anlamsal bir bağlamda ortaya çıkar (Sinyal kaygısı). O halde, duygulanım ekonomik bakış açısından ayrılamaz. Benliğin sinyal kaygısı işlevinin gerçekleşmesi için, benliğin enerjinin niceliğini sabit hale getirebilecek mekanizmalara sahip bir örgütlenme içerisinde olması gerekir. O halde, benlik “çok fazla” kaygı ile “çok az kaygı” arasında kalmıştır. Ekonomik olan ile sembolik olan arasındaki zıtlığı tersine çevirebiliriz. Freud’da “Ekonomik semboliktir, sembolik olan ekonomik.” (Green, 1999).
Freud Sonrası Literatürde Duygulanım Kavramı
Freud’un Ferenczi ve Abraham gibi ilk takipçileri duygulanım konusunda Freud’un ana fikirlerini benimsemiş görünmektedirler. Freud sonrasında duygulanım tartışması konusunda ilk olarak Jones’in Korku, Suçluluk ve Nefret (1929) makalesi karşımıza çıkmaktadır. Jones bu makalede, duygulanımlardaki değişimin savunma işlevine odaklanmakta örneğin korkunun suçluluk duygusunu gizleyebileceği ya da nefretin korkuyu gizleyebileceğini ifade etmektedir. Aynı zamanda bilinçli duygulanım ile bilinçdışı duygulanım birbiri ile ilişki içindedirler ancak aynı duygulanım tonunda olsalar dahi anlamları farklıdır. Örneğin yüzeydeki korku duygusu ile en derindeki korku duygusu aynı değildir. Yüzeydeki rasyonalize edilmiş bir duygu iken, derindeki travmatik doğanın temel tehlikelerini uyandıran arkaik bir korkudur. Jones Aphanissis terimi ile yeni bir kaygı tanımlar. Jones’e göre kastrasyon kaygısından daha radikal ve derin olan bir kaygı olan Aphannisis, kastrasyondaki kısmi bir tehdidin aksine, haz alma kapasitesinin tümüyle ve kalıcı bir şekilde kaybetme korkusunu içeren ve kökeni sinyal kaygısının ortaya çıkmasından öncesine dayanan şiddetli ve ilkel bir kaygıdır. Jones bu kaygıyı “Bu, birincil travmatik durumu göz önüne aldığımızda tekrar vurgulamamız gereken, doğrudan ya da dolaylı, cinsel tatmin kapasitesinin tamamen ortadan kalkması anlamına gelmektedir. İkinci olarak, çocuğun zihninde, bilinçli veya bilinçdışı olarak olarak hiçbir düşünsel karşılığı olmayan bir durumun entelektüel olarak tanımlanması amaçlanmaktadır.” (Jones, 1929 Sf 391-392) olarak tanımlar.
Jones’ten sonra Glover ve Brierley, Klein’ın güçlü etkisinin eşliğinde İngiliz Okulunun duygulanım kuramına önemli katkıda bulunmuşlardır. Her ikisi de boşalım ve gerilimi temel olan Freud’un duygulanım kuramına itirazlarını geliştirmiş ve eklemeler yapmışlar her ikisi de ilkel duygulanımları vurgulamışlardır. Glover (1939), Freud’un duygulanımı boşalım üzerinden değerlendirdiğini ancak klinik ve teorik anlamda duygulanım ile uğraşırken, birbiri içine geçmiş duygulanımlardan bahsedildiğini ve onlarla çalışıldığını ifade etmiş çiftdeğerliliğe dikkat çekmiştir. Green, Glover’i anlamak için, ilkel fiziksel duyumlardan kaynağını alan benliğin çekirdeği kavramına vurgu yapmak ve sadece gelişim ile birlikte bu çekirdeğin bu duyumlar ile ilgili bir bütünleşmeden söz edilebileceğini vurgulamak gerektiğini ifade eder. Bu gelişimin, ilkel sado-mazoşistik yük ile yüklenmesi sonucunda psikanalitik pratikte de sık sık kendini gösteren bir fenemen olan, parçalanma, infilak etme ve deorganize olma duygulanımları (The affects of shattering, explosion, disintegration) ortaya çıkar. Psişik parçalanma hissi bu nedenle, gelişim sürecinde farklı gelişimsel süreçte, deneyimlere ve bilinçsiz düşüncelerin farklı gelişimsel biçimlerine göre (düşlem sistemleriyle birleşerek “kanalize”) saplantı oluşturmuş tipik ve çok erken bir gerilim duygulanımıdır. (Green,1999)
Brierley (1937), duygulanımların klinik ortamda merkezi rol oynamasına rağmen, psikanalitik kuramda muğlak ve belirsiz bir kavramsallaştırma içerisinde olduğunu savunmuş ve duygulanım üzerine çalışmalar yapmıştır. Kendisi, Glover’in tamamlayıcısı olarak kabul edilebilir. O tasarımların duygulanımsal yükü yerine nesne yatarımı kavramını kullanır ve niceliksel yatırım konseptinin yetersiz olduğunu savunur. Duygulanım dürtülerden kaynaklanır ancak aynı zamanda niteliksel bir yanı da vardır. Duygulanımsal deneyimler, benlik ile nesne arasında kurulan ilişkiden bağımsız değildir. “Örneğin çocuk memeyi algılamadan önce onu hissetmeli, emme hissini kendi ağzından önce algılamalıdır.” Böylece, ilkel duygulanımlar, nesneleri ile ilişki içerisinde ele alınır. İçe alım ve yansıtma, nesne ilişkilerinin somut biçimi olarak düşlemleştirilmiş duyguları kontrol etme biçimidir.
Freud, nesnenin doğuşunu onun yokluğu ile ilişkilendirerek önemli bir varsayımda bulunmuştur (Freud,1915a). Nesne, nefret ile tanınmakta yani duygulanım, nesnenin ortaya çıkması başka türlü demek gerekirse gerçeklik ilkesinin kurulması ile ilişkilidir. Brierley böyle bir deneyimin, kötü nesne oluşumu için sürekli bir matriks yarattığını ifade eder ardından benliği gelişimini nesnelerin bütünleştirilmesi faaliyeti ile ilişki olarak açıklar ve ekler benliğin bütünleşmesi asla tamamlamaz. O halde duygulanım ile annesel bakım ve en erken anne ile ilişki büyük önem taşımaktadır. Birincil duygulanımlar üzerine düşünmeye devam eden Brierley “duygulanım-öncesi” (pre-affect) kavramından bahseder. Bu kavram, belli duygulanımların öncülleri ya da duygulanım eğilimleri olarak ifade edilebilir. Bazı belirli duygulanımların öncülleri, bilince asla ulaşamazlar ve bilinçdışının merkezinde varolurlar. “Duygulanımın dili, konuşmadan daha eskidir.” Duygulanım ile birlikte biz artık sadece arkaik nesneler ile değil aynı zamanda benliğin ilkel sistemi ile de uğraşırız. “Sadece dürtü-nesne gerilimi ile değil aynı zamanda benlik içindeki gerilimlerle de”. Duygulanımın yorumlanması esas benlik ile ilkel benliğin bütünleşmesine aracı olur (Brierley ,1937). Green’e göre Brierley ve duygulanımı Kleinyen kuram içerisinde bütünleştirmiştir ve İngiliz Nesne İlişkileri Kuramcılarının duygulanım kuramının oluşumuna en çok katkı sağlayan kişilerden birisidir. Kuramı onun psikanalitik sağaltım ile ilgili söylemi ile özetlenebilir. (Green, 1999)“Entelektüel içgörü ile duygulanımsal kavrayışın birleşimi” (Brierley ,1937).
Klein, duygulanımları düşlemler ile ilişkisi üzerinden ele almıştır. Klein, duyguların varoluşun ana verisi doğuştan gelen bazı temel verileri temsil ettiğini düşünür. Bebeklerin en başından itibaren nesne ile bir ilişki içerisinde olduğunu savunan Klein, duyguların yalıtılmış değil nesne ile bir bağlantıda var olduğunu ifade etmiştir. Düşlemler, duyguların yükünü taşırlar ve duygular düşlemlere eşlik eder. Bir duygulanım ile bir nesne arasındaki bağlantı bilinçdışı düşlemdir. Herhangi bir duyguya, onu açıklayan ve onu dışa vuran bir öykü eşlik eder (Rusbridger, 2013).
Haset ve Şükran isimli anıt makalesinde, söz öncesi ve düşlemle ilişkilendirilmiş durumların aktarımda ortaya çıktığını bunun analist tarafından sözcüklere döküldüğünden bahseder ve bunları duygu anıları olarak tanımlar. “Bu söz-öncesi duygular ve düşlemler aktarım durumunda yeniden canlandığında, benim deyişimle “duygu anıları” biçiminde ortaya çıkar ve analistin yardımıyla yeniden kurgulanıp söze dökülürler. Gelişimin ilk evrelerine ait başka olguları yeniden kurgular ve betimlerken de sözcüklerin kullanılması gerekir. Bilinçdışının dilini bilince tercüme etmek için kendi bilinçli dünyamızın sözcüklerini kullanmamız gerekir. “ (Klein, 2016, sf 22 dipnot)
Green’e göre Klein, duygulanımlar üzerine söylemleri görece az olmasına rağmen kendisinden sonrakileri etkisi çok büyüktür. Klein’un en büyük katkısı Green’e göre Freud’daki tasarım duygulanım karşıtlığının yerine birbiri ile ilişkili olan düşlemleştirilmiş duygulanım (İng: fantasied affect) kavramı ile temsil ile duygulanım ilişkisini ortaya koymasıdır (Green, 1977).
Bion ise duygulanım ile düşünce arasında bağlantı kurar. Ona göre hastanın söylediği ben hissediyorum, ben düşünüyorum’un ikamesidir. Bion, yansıtmalı özdeşim yolu ile dışarı atılan büyük miktarda duygulanımın, bu aşırı miktardaki yatırımın üstesinden gelemeyen psişik aygıta geri dönüşünün, düşünce gelişimini nasıl baltaladığını gösterir (Bion, 1963 akt. Green, 1977).
Winnicott, modern duygulanım kuramına en çok etki eden kuramcılardan birisidir. Winnicott, “İlkel Duygusal Gelişim” makalesi duygulanım konusunda önemli bir yer tutmakta olduğundan detaylandırılmayı hak eder. Winnicott makalenin amacını, “bebeğin erken duygusal gelişiminin , bebek kendinin (ve dolayısıyla diğerlerinin) bir bütün olarak insan olduğunu bilmeden önce, yaşamsal olarak çok önemli olduğu tezini sunmaktır” diyerek açıklar. Winnicott, erken gelişimsel süreçler olarak tanımladığı, bebekte başlayan ve birbiri ile gelişimsel bağlamda ilişkili olan üç olguya dikkat çeker. Bütünleşme, personalizasyon, realizasyon. Winnicott bu üç temel kazanımın nevrotiklerin analizinde ön kabul olarak var olduğu sonucuna kapıldığımızı ancak psikozların analizinin, bunların da bir gelişimsel çaba ile var olduğunu ve bu sürecin incelenmesinin gerekli olduğunu ortaya çıkardığını ifade eder. Winnicott, Brierley gibi bütünleşmeye bütünleşme faaliyetinde duygulanımın önemine merkezi bir konum veriyor gibi görünmektedir. Kişiliğin bütünleşmemiş olduğu ve gelişimin ileriki bir döneminde gerileme ile döndüğü konumu birincil bütünleşmemişlik olarak kabul eder. Bütünleşme bebek yaşantısının sıradan işidir ancak kendilik parçalarını bir araya getirecek insan bulamayan bebek, bütünleşme hedefine sorunlu başlar. Anne bakımı ve annenin bebeğin duygulanımlarına tahammülü ve onlarla özdeşleşebilmesi bütünleşmede faaliyetinde elzemdir. “Normal bir bebeğin yaşamında, parçalar halinde ya da bir bütün halinde hisseden varlık olmasının, ya da annesinin yüzünde veya kendi bedeninde yaşıyor olmasının pek bir öneminin olmadığı uzun zaman dilimleri olur, yeter ki bebek zaman zaman bir araya gelsin ve bir şeyler hissetsin” Bütünleşmede yaşanan sorunlar, personalizasyonun oluşumunda sıkıntılara neden olur ve bu da çözülmeyi getirir. Eğer bu ilk iki olgu kazanılmışsa, üçüncü olarak gerçekliği kabul etme yani realizasyon gelir. Bu süreçlerin gelişimini sağlayan iki olgu vardır birisi bebek bakım teknikleri diğeri ise kişiliği bir araya getirme eğiliminde olan dürtüsel deneyimlerdir. O halde, daha benlik bütünleşmeden önce duygulanım vardır ve bu duygulanımlara yönelik annenin tavrı ve bakımı ilkel gelişimin önemli mihenklerinin oluşumunda bir yapıtaşıdır. Winnicott, duygulanımın anne-bebek bütünlüğündeki yapıcı işlevini vurgular (Winnicott, 1945). Buna ek olarak Green’e göre Winnicott ilkel duygulanım gelişimi sırasında annenin duygulanımını işin içerisinde katarak ve Karşı Aktarımda Nefret (1949) makalesi, analitik pratikte analistin duygulanımını vurgulayarak ve duygulanım kavramını ilişkisel bir konuma oturtur.
Amerikan Psikanalizi de duygulanım ile yakından ilgilenmiştir. Rapaport, Psikanalitik Duygulanım Teorisi Üzerine (1953), makalesinde duygulanım kuramına yeni bir bakış açısı getiririr. Benliğin sinyali olarak duygulanım fikrine dayanarak, kökensel gelişimin yerine stresin geçtiği “yapısal-uyumsal” bakış açısı geliştirmeyi dener. Kökensel olarak, id ve benlik ayrılmasından önce duygulanım, doğuştan gelen bağlantılar ve boşalım eşiğini kullanabilir. Duygulanımın boşalma işlevinden ayrı olarak, kalıtsal yatkınlıklarına göre kendini gösteren sosyal-iletişimsel bir role sahiptirler. Haz ilkesinin egemenliği kurulduğunda, duygulanım, nesnenin yokluğun yarattığı gerilime karşı emniyet supabı görevi yapar. Duygulanımın tamamen boşalması ise asla gerçekleşmez. Duygulanım, doğuştan gelen tolere edebilme kapasitesini aşan uyarımlarda hissedilir. İçselleştirme süreçleri ve gerçeklik testindeki gelişimler gibi benlik faaliyetlerinde gelişimlerle tolere edilecek duygulanım eşiği ve boşalımı erteleme kapasitesi artar. Bu duygulanım eşiğinin değişimleri “dürtülerden, ilgi ve tercihlere uzanan yelpazede bir motivasyon dağılımına neden olur” İkincil işlemlerin gelişimine tekabül eder. Duygulanımın kontrolü “nötrleştirme” ile yapılır yine de eski yapılar, birincil süreçlere gerileme yoluyla ya da duygulanımsal fırtınalarda tekrar kendisini gösterebilir. (Rapaport, 1953)
Rapaport, “benliğin hizmetindeki gerileme”’nin bir çok duygulanımsal durumu açıklama potansiyeli olduğunu ifade eder. Duygulanımın sadece yansızlaştırılması değil aynı zamanda belli bir miktar esnekliğe ve değişebilme kapasitesine sahip olması sağlıklı olanken, patolojik yapılarda, duygulanımlar katı ve sabittir. (Rapaport, 1953)
Bu yaklaşımda üç farklı çatışmadan bahsedebiliriz. Dinamik açıdan farklı seviyeler arasındaki çatışma, ekonomik açıdan, boşalım ile nötrleştirme faaliyeti arasındaki çatışma, yapısal ve uyumsal olarak ve gerçekliğin sunduğu uyumlu ya da uyumsuz uyaranlar arasında. (Green, 1999)
Duygulanım konusunda fikir bildiren ve Amerikan Psikanalizini önemli ölçüde etkileyen bir diğer kuramcı da Edith Jacobson’dur. Jacobson, makalesine kendisinden önce gelen kuramların değerlendirmesini yaparak başlar ve duygulanım için yeni bir sınıflandırma önerir.
1.Sistem içi gerilimden kaynaklanan basit ve bütün duygulanımlar
A: Direkt olarak dürtüsel (agresif, libidinal) gerilimlerden kaynaklanan duygulanımlar. (Ör: İd’in yarattığı gerilimler)
B:Benliğin içerisinde gelişen gerilimler. (Örn, Gerçeklik korkusu, psikolojik acı korkusu, nesne sevgisi,nefreti ya da ilgi alanları gibi daha sabit duygulanımlar.)
2.Sistemler arası çatışmaların neden olduğu basit ve bütün duygulanımlar.
- Benlik ve id arasındaki gerilimin neden olduğu duygulanımlar. (Id korkusu, utanç , iğrenme)
B.Üstbenlik ve id arasındaki gerilimin neden olduğu duygulanımlar. ( Suçluluk hisleri, depresif hisler) (Jacobson, 1971 sf.12)
Duygulanımın gerilimle mi yoksa boşalımla mı ilişkili olduğu sorusuna cevap veren Jacobson, duygulanımın çift yönlü olduğunu, artan gerilimin duygulanım yarattığını ve bu gerilim boşaldıktan sonra bilinç tarafından yine duygulanım hissedildiğini ifade eder. Bu bakış açısına göre duygulanım hem gerilimin artmasından ve hem gerilimin boşalmasından kaynaklanmakta, yatırım ve yatırımın geri çekilmesi birlikte var olmaktadır. Freud’un haz veren gerilimler olarak kabul ettiği fenomen bu eksende açıklanabilir. Bu bakış açısına göre haz ilkesinin hedefi artık gerilimi azaltmak değilidir. Haz ilkesi, gerilim ekseninin ortasında biyolojik dalgalanmalara bağlıdır, ilgili psikofizyolojik deşarj süreçleri tercih edilen bazı yolları seçebileceği ve gerginlik değişiklikleri kesin bir seyir alabildiği sürece haz, gerilim sarkacının iki tarafında da olabilir (Jacobson,1971)ç
Jacobson ayrıca, duygulanımların dürtü, nesne ve kendilik ile ilişkisine dikkat çekerek, kendi duygulanım kuramının -psikozlarla olan uzun süreli çalışmalarının çok büyük katkısı ile- klinik kullanımına ilişkin faydalı bir yaklaşım benimsemiştir. Jacobson’a göre kendilik ve nesne temsillerinin duygulanımsal yatırımı dürtülerin klinik dışavurumudur. Klinik ortamda bir dürtü türevi tanındığında mutlaka o noktada karşılık gelen bir duygulanım ve diğer kişinin nesne imgesi ya da temsili ile ilişki içerisinde kendilik ya da imgesi ya da temsili yaşandığını savunur.
Kernberg (2010), Jacobson’un izinden gitmekte olduğu ifade eder ve duygulanımları, özgül, bilişsel değer taşıyan, özgül bir yüz ifadesi bulunan ve bir kas ve nerövejetarif boşalım örüntüsüne sahip psikofizyolojik davranış örüntüleri olarak tanımlar. Duygular ona göre, haz verici ve ödüllendirici ya da acı verici ve itici olabilen öznel deneyimlerdir ve o anki algısal yaşantının en azından “iyiliği” ya da “ kötülüğü”ne ilişkin bir değerlendirme içerir. Her duygunun çekirdek özelliği, iyilik ya da kötülük değerlendirmesinin öznel niteliğidir.
İlkel ve gelişmiş duygular olarak duyguları ikiye ayıran Kernberg, ilkel duygulanımların, yoğun ve kapsayıcı bir nitelikleri olup yaşamın ilk iki ya da üç yılında görüldüğünü, türemiş duyguların ise ilkel duyguların birleşimi ve bilişsel olarak ayrıntılandırılmasından oluşan daha karmaşık duygular olduğunu ifade eder. Karmaşık duygulanımların ruhsal yönleri giderek psikofizyolojik yönlerine ve yüz iletişimine baskın hale gelir. Duygulanımlar, içgüdüsel yapılardır, gelişimle etkileşen psikofizyolojik örüntülerdir. Bu örüntülerin ruhsal yönleri örgütlenerek Freud’un bahsettiği dürtüleri oluştururlar. O halde, kısmı cinsel dürtüler, karşılık gelen duygu durumlarının sınırlı bir bütünleşmesidir, bir dürtü olarak libido ise bunların hiyerarşik olarak bir üst bütünleşmesidir yani erotik merkezli tüm duygu durumlarının birleşmesidir. Kernberg, duygulanımların boşalım işlemleri olarak görülmesine karşı olduğunu, duygulanımın, biyolojik içgüdüler ile dürtüler arasında köprü işlevi gören yapılar olduğunu ifade eder.
Green, Amerikan Psikanalizinin duygulanım kuramına katkılarını şu şekilde sıralar.
- Yapısal ve kalıtsal bakış açılarının tanıtılması
- Uyaran-Tepki ikiliğine ilişkin olarak psikobiyolojik bir uyumsal (adaptive) amaca dikkat çekmesi
- Duygulanımları tatmin-engellenme çiftliği açısından inceleyerek, engellenmeyi saldırganlıkla, tatmini libido ile ilişkilendirmesi.
- Uyum sağlama hedefinde, sinyal işlevinin kurumunu olgunlaşma ölçeği olarak gö (Green, 1999 sf: 80)
Fransız psikanalizinde ise duygulanım tartışması genel olarak Lacan’ın eserlerinin tartışılması ekseninde yapılmıştır. Bunun dışında kalan duygulanım üzerine fikir yürüten Mallet, temsil ile duygulanımın ilişkisi üzerine düşünmüştür. Ona göre temsil, elde edilmek istenilen nesne tatminine yönlendirilir, duygulanım, benliğin, hisler ve beden ile ilişkili olarak bu durumu deneyimlemesine izin verir. Bu nedenle, duygulanımla benlik ayrılmaz bir şekilde birbirleri ile ilişkilidirler. Duygulanımların yeri benlik olsa da, bazı duygulanımlar benlik tarafından kabul edilmezler . Arzu uyandırıcı duygulanım ( in: appetitive affects fr: affects appetitifs) ile ketleyici duygulanım (bunun protatip kaygıdır) arasında ayrım yapar ve benlik ilkini kabul ederken ikincisini reddederler. Bu gizil dönemden itibaren benlik tarafından, dürtüsel taleplere yapılan müdahaledir. Benliğin duygulanımlara karşı tutumu her zaman üstbenliği dikkate almak durumundadır (Mallet’ten akt. Green, 1999). Green’e göre benlik ile duygulanım arasındaki bu ayrılmaz ilişki özdeşim süreçlerinde duygulanımın önemli yer teşkil etmesini açıklar (Green, 1999). Mallet’e göre duygulanım benlik için bir bilgi anlamına gelir, ancak bu hazırlanma yükümlülüğü getiren bir bilgidir. Ayrıca duygulanımın bir işlevi de, dürtüsel taleplere karşı savunma işlevi görmesidir. Benlik, dürtünün hedefini ve nesnesini değiştirerek dürtü ile başa çıkabilirken, duygulanımlara karşı aynı savunma olanakları yoktur (Mallet’ten akt. Green, 1977).
Bouvet aktarımla ilgili çalışmaları duygulanım konusu ile ilişki içerisindedir. Bouvet duygulanımlar ve duyguların aktarımı ile duygusal savunma aktarımları arasında bir zıtlık kurmuştur. Duygulanımların, tekrar tekrar aktarımda ortaya çıkması ile danışan kendi imagoları hakkında farkındalık kazanır. Ancak duygulanım ilişkili olan bir savunma tipi olarak, dışarı vurulduktan sonra sigara dumanı gibi dağılan, farkındalığın eşlik etmediği, yoğun fırtınalı duygulanımların dışa vurulduğu bir savunma aktarımı tanımlar. Bu durumda da duygulanım, psikanalitik sürece yönelik bir savunma olur. Aktarım direnci olarak tanımladığı bu sürece karşı bir direnç türü olarak da “aktarıma karşı direnci” tanımlar. Bunlardan ilki çok fazla hissetmek ile ikincisi çok fazla anlamak ile ilişkilidir. Bouvet klinik gözleminden doğan Pre-genital ve genital duygulanım zıtlığı betimler. Pregenital duygulanımlar, ilkel nesne ilişkilerini temsil eden, çiğ bir şekilde ifade bulan, yoğun, fırtınalı dışşallaştırma süreçlerin eşlik ettiği olgulardır ( Bouvet’ten akt. Green, 1977). Green’e göre Bouvet, teorik zerafet ile ilgili herhangi bir kaygıdan ziyade, klinik uygulamaya sırtını dayamış, Fransız psikanaliz pratiğine özellikle etki etmiş bir kuramcıdır (Green, 1977).
Lacan’ın ortodoks psikanalitik kurama karşı geliştirdiği en büyük itirazlardan birisi, hemen hemen her kuramın kabul ettiği, duygulanımsal ve düşünsel süreçler arasındaki ayrıma yöneliktir. Lacan’a göre duygulanımlar ve imleyenler bilinçdışında ayrılmaz bir şekilde bir arada bulunmaktadırlar. Duygulanımlar yer değiştirtilebilir ve bu nedenle, özne tarafından üretilen anlamdan daha az yanıltıcı değildir. Bu yüzden, analitik sağaltım duygulanım ve anlamın ötesindeki yapıya odaklanmalıdır. Lacan’a göre yanıltıcı olmayan tek duygulanım kaygıdır (Skelton, 2006).
Green, analiz sürecinde, temsil ile duygulanımın ilişkisi üzerine gözlemlerde bulunur. Analizde, temsil ile duygulanım arasındaki farklılığın belirsizleştiği zamanlar ile duygulanımın analitik alanda yoğun bir şekilde varolacak temsili gölgede bıraktığı anlar olduğuna dikkat çeker. Sınır Kişilik Örgütlenmeleri üzerine gözlemlerin, temsil ile duygulanım arasındaki ilişkiyi ortaya koyma gerekliliği olduğunu ifade eden Green, İngiliz okulunun duygulanımdan bahsederken Nesne İlişkileri kavramını refere ettiğini ancak bunun duygulanım kavramın karmaşıklığını ve Freud’un ortaya attığı sorunsallara çözüm getirmediğini belirtir. Amerikan ekolünün de metapsikolojiye eklediği yapısal ve genetik bakış açıları ile duygulanım uyumsal görevi üzerine odaklanarak psikanalizi psikolojiye yakınsadıkları ve derinlikten uzaklaştıkları gözlemini yapar. Green, Lacan’ı ise duygulanımın dilden önceliğine ve temsil edilemezliğine vurgu yaparak, bilinçdışının dile göre kurulan yapısına yapılan vurgunun duygulanım kavramını kapsayamayacağını, duygulanım kavramına yeterli önem vermediğini düşünür. Green, bilinçdışındaki anlamsal zincirin, dilsel olan gibi düz bir çizgide değil çok boyutlu ve sesli olduğunu, birbirleri ile iletişim halinde farklı tipte kodlar kullandığını ifade eder. Bu kodlar duygulanımsal, temsili ve dilseldir. Bilinçdışının yapısı, duygulanım kavramını tıpkı dil gibi ruhsal işleyişin bir ürünü olarak kabul etmeyi gerektirir. Duygulanımın eşlik etmediği dil ölü bir dildir. Dilin eşlik etmediği duygulanım ise anlatılmaz ve iletilmezdir.
Green, iki tür duygulanım arasında fark ortaya koyarak, temsil ile duygulanım arasındaki karşıtlık ve birliktelik sorunsalına çözüm öne sürer.
I. Bilinçdışı zincirinde (ya da bilinçöncesinde) bütün bir malzeme olarak diğer önemli malzemeye entegre olan duygulanım: Bu durumda duygulanım ait olduğu zincire tabidir ve anlamı tabi olduğu bağlama bağlıdır. Burada duygulanım, temsil veya bilinçsiz oluşumlara giren diğer herhangi bir materyal gibi gösterenin işlevini üstlenir.
II. Yoğunluğu ve anlamıyla duygulanım, bilinçdışı zincirden taşan, yatağını terk eden ve iletişimi altüst eden bir nehir gibi, anlam kazandıran yapıları yok eden duygulanım: Bu ikinci durumda, benlikte bir sinyal duygulanımı ile değil, belki de benliğin savunma duvarını kıran ve bir Blitzkrieg[2] tarzında benliğin kalbine doğru ilerleyen idin gerçek içgüdüsel dürtüleriyle karşılaşılmaktadır. Zincirin düzensizleşmesinden travmatik duygulanım sorumludur, eğer sersemletici hareketsizlik reaksiyonunu uyandırmazlarsa, kompulsif bir davranışa yada paralize olmaya neden olabilir.
Dolayısıyla, önceki durumda, duygulanım, analitik ilişkilendirme içerisinde yapılan çalışmaların dönüşümü ile duyarlı bir ilişki çerçevesinde kalmaktadır. Bununla birlikte, ikinci durumda, analiz olasılıkları – en azından klasik analiz – ortadan kalkar ve hastayı ruhsal hayatını engelleyen savunmalara iter (Green, 1977, 1999).
[1] İng: “Strictly speaking, then, and although no fault can be found with the linguistic usage, there are no unconscious affects as there are unconscious ideas”
[2] İkinci Dünya Savaşı’nda Alman Ordularının Fransa ve Rusya’yı işgal ederken kullandığı, Yıldırım Savaşı Doktrini olarak bilinen taktik. Ağır Zırhlıların rakibin ana savunma hattına doğrudan saldırmasını, hava desteği ile desteklenen mekanize piyadenin kanatlardan düşman orduyu kuşatması şeklinde uygulanır.
Kaynakça
Abraham, K. (1915). Letter from Karl Abraham to Sigmund Freud, March 31, 1915. The Complete Correspondence of Sigmund Freud and Karl Abraham 1907-1925, 303-306
Auchincloss , E. L.and Samberg, , E. (2012), Psychoanalytic Terms and Concepts.. New Haven: Yale University Press.
Breuer, J. and Freud, S. (1893). On The Psychical Mechanism of Hysterical Phenomena. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume II (1893-1895): Studies on Hysteria, 1-17
Brierley, M. (1937). Affects in Theory and Practice. Int. J. Psycho-Anal., 18:256-268
Strachey, J. (1966). General Preface. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume I ( 1886-1899)
Jones, E. (1929). Fear, Guilt and Hate. Int. J. Psycho-Anal., 10:383-397
Freud, S. (1888). Some Points For a Comparative Study of Organic and Hysterical Motor Paralyses. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume I ( 1886-1899)
Freud, S. (1897). Draft N, May 31, 1897. The Complete Letters of Sigmund Freud to Wilhelm Fliess, 1887-1904, 250-252
Freud, S. (1898). Letter from Freud to Fliess, March 10, 1898. The Complete Letters of Sigmund Freud to Wilhelm Fliess, 1887-1904, 301-302
Freud, S. (1950). Project for a Scientific Psychology (1950 [1895]). The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume I ( 1886-1899)
Freud, S. (1898). Letter from Freud to Fliess, March 10, 1898. The Complete Letters of Sigmund Freud to Wilhelm Fliess, 1887-1904, 301-302
Freud, S. (1900). The Interpretation of Dreams. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume IV (1900)
Freud, S. (1901). The Psychopathology of Everyday Life. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume VI (1901)
Freud, S. (1905). Fragment of an Analysis of a Case of Hysteria (1905 [1901]). The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume VII (1901-1905)
Freud, S. (1905). Three Essays on the Theory of Sexuality (1905). The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume VII (1901-1905)
Freud, S. (1909). Analysis of a Phobia in a Five-Year-Old Boy. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume X (1909)
Freud, S. (1909). Notes Upon a Case of Obsessional Neurosis. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume X (1909)
Freud, S. (1914). On Narcissism. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XIV (1914-1916)
Freud, S. (1915). Instincts and their Vicissitudes. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XIV (1914-1916)
Freud, S. (1915). Repression. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XIV (1914-1916)
Freud, S. (1915). The Unconscious. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XIV (1914-1916)
Freud, S. (1917). Mourning and Melancholia. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XIV (1914-1916)
Freud, S. (1917). Introductory Lectures on Psycho-Analysis. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XVI (1916-1917)
Freud, S. (1924). The Economic Problem of Masochism. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XIX (1923-1925)
Freud, S. (1925). Negation. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XIX (1923-1925)
Freud, S. (1926). Inhibitions, Symptoms and Anxiety. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XX (1925-1926)
Freud, S. (1927). Fetishism. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XXI (1927-1931):
Glover, E. (1939). The Psycho-Analysis of Affects. Int. J. Psycho-Anal., 20:299- 307
Green, A. (1977). Conceptions of Affect. Int. J. Psycho-Anal., 58:129-156
Green,A.(1999). On Discriminating and not Discriminating Between Affect and Representation. Int. J. Psycho-Anal., 80(2):277-316.
Green, A. (1999). The Fabric of Affect in the Psychoanalytic Discourse. (A. Sheridan, Trans.), The New library of psychoanalysis (Vol. 37). Londra ve New York: Routledge.
Jacobson, E. (1971). Depression: Comparative Studies of Normal, Neurotic, and Psychotic Conditions. New York: International Universities Press.
Klein, M. (2016). Haset ve Şükran. (O. Koçak & Y. Erten, Trans.). İstanbul: Metis Yayınları.
Laplanche, J., & Pontalis, J. B. (1973), The Language of Psychoanalysis, . New York/London: W. W. Norton.
Moore, B., & Fine, B. D. (1968), A Glossary of Psychoanalytic Terms and Concepts. New York: American Psychoanalytic Association.
Paris, M.L. (2000). ‘Mourning and Melancholia’. Int. J. Psycho-Anal., 81(4):667-686
Psike İstanbul Psikanaliz Terimleri Sözlüğü, İstanbul Psikanaliz Eğitim Araştırma ve Geliştirme Derneği http://www.psikeistanbul.org/psikanaliz-terimleri-sozlugu (ET: 27.12.2018)
Rapaport, D. (1953). On the Psycho-Analytic Theory of Affects. Int. J. Psycho-Anal., 34:177-198
Rapaport, D. Gill, M.M. (1959). The Points of View and Assumptions of Metapsychology. Int. J. Psycho-Anal., 40:153-162.
Rusbridger, R. (2013). Melanie Klein’da Duygulanımlar. Uluslararası Psikanaliz Yıllığı, 5, 11–25.
Skelton, R.(Ed.). (2006). The Edinburgh International Encyclopaedia of Psychoanalysis.Edinburgh: Edinburgh University Press
Winnicott, D.W. (1945). Primitive Emotional Development. Int. J. Psycho-Anal., 26:137-143
Winnicott, D. W. (1949). Hate in the Counter-Transference. The International Journal of Psycho-Analysis, 30, 69–74.