Psikolojinin Ötesinde: Metapsikoloji Tanımı ve Metapsikoloji Makalelerine Genel Bir Bakış

Psikolojinin Ötesinde: Metapsikoloji Tanımı ve Metapsikoloji Makalelerine Genel Bir Bakış

İbrahim DENİZ

1.Giriş

1.01 Savaş Yıllarında Freud’un Hayatı

Jones’e göre Freud, politik olayları değerlendirirken ne keskin zekalı biri ne de sığ görüşlü birisidir. Freud’un olayları izlediğini ancak kendi çalışmalarını etkilemedikleri sürece onlara özel bir ilgisi olmadığını ifade eden Jones,  Freud’un, Arşidük Franz Ferdinand’ın öldürüldüğü haberini aldığı gün Ferenzi’ye olan mektubunda “Saraybosna’daki, beklenmedik sonuçlar doğurabilecek şaşırtıcı cinayetin hala etkisi altında yazıyorum.” ifadesini kullandığını belirtir. (Jones, 2004)
Freud savaşın ilk iki ya da üç yılında, bütünüyle yakından ilişkili olduğu ve oğullarının savaştığı grup olan İttifak Güçlerini destekledi. O dönemlerde “ikiyüzlü” olarak nitelendirdiği çok sevgili İngiltere’sine bile karşıydı. Jones’e göre Freud bu dönemde, Almanya’nın kıskanç komşuları tarafından kuşatıldığı yönündeki resmi ideolojiye inanıyordu. Ancak savaşın sonuna doğru bu ideolojiden şüphe etmeye ve “savaşın üstünde bir yerde” kalmaya başlayabildi. (Jones, 2004)
Freud ve psikanaliz çevresinin önemli kişileri ilk başlarda savaşın ciddiyetini anlamamışlardı. Macar olan Ferenzi, planladığı İngiltere gezisine çıkamayacağını 27 Temmuzda (Arşidük Ferdinand’ın öldürülmesinden 1 ay sonra) anlamış, Abraham, Almanya’nın savaş ilan ettiği gün mektubunda hiçbir büyük devletin birbirine savaş açmayacağını ifade etmişti. (Jones, 2004)
Freud savaşa olan ilk tepkisini, pasifist bir bilgin olarak değil, çocukluğun askeri coşkularını yeninden uyanmış biri gibi verir. Otuz yıldan sonra kendisini ilk kez bir Avusturyalı olarak hissettiğini söyler kendi ifadesiyle aktarmak gerekirse: “Tüm libidom Avusturya Macaristan’a ait.” Çalışmalarını bir süre askıya almış tüm gün kardeşi ile politika konuşmaya başlamıştı.  (Jones, 2004)
En büyük oğlu Martin, savaşın ikinci haftasında gönüllü olup savaşa katılır. Freud buna mizahi bir tepki ile, o dönemde Çarlık Rusya’sına Yahudilerin alınmamasına gönderme yaparak, oğlunun güdüsünün, dinini değiştirmeden Rusya’yı ziyaret etme arzusu olduğunu ifade eder. 
Freud’un tatile gönderdiği kızı Anna, İngiltere’de mahsur kalmaktan, Jones ve Avusturya elçisinin yardımı ile kurtulabilir. 
Savaş nedeni ile Freud ilk kez yazı Viyana’da geçirmek zorunda kalır ve bu nedenle çok fazla boş zamana sahiptir. O dönemde kızını ziyaret etmek için Hamburg’a gider ve ilk kez bu şehirde yabancı hissetmediğini ifade eder.   O zaman Almanya’ın savaşı kazanacağına inancı tamdır ve savaşı uzun vaadede İngiltere’nin kazanacağını söyleyen Jones’u, savaşa “İngilizlerin dar görüşlülüğü” ile baktığı konusunda eleştirir.
11 Kasımda, Ferenzi’ye çok sevdiği erkek kardeşi Emmanuel’in tren kazasında ölümünü haber verir. “Hem babam, hem de üvey kardeşim seksen bir yaşına kadar yaşadılar, dolayısı ile geleceğim karanlık” (Katlanılması gereken yirmi üç yıllık zor bir hayat daha)
Avusturya’nın savaştaki beceriksiz tutumu ve art arda aldığı yenilgiler, Freud’u hayalkırıklığına uğratır ve savaşın onu soktuğu şovenist sayılabilecek esrime halinden çıkar ve Jones’in ifadesi ile “Kendine gelir”. Freud, yorgun ve depresif hissetmektedir ve hayatının diğer depresif dönemlerinde olduğu gibi bu dönem de üretkenliği artmıştır. Başka bir deyişle ifade edilecek olursa dış dünyanın kasvetli olaylarından, iç yoğunlaşmaya kayar. (Jones, 2004)
Bu dönemdeki mektuplarında “Metapsikoloji” makalelerine anıştırmalar bulmak mümkündür. Abraham’a mektubunda Bilinçdışı (1915c) makalesinde bahsedeceği, düşünceleri özetler ve “… Çalışma hazzım, içinde bulunduğum kötü ruh durumu nedeniyle bozulmasaydı, şimdi, dürtülerin yazgısı, bastırma ve bilinçdışı üzerine bölümler içeren, nevrozlar kuramı üzerine eksiksiz bir bilimsel inceleme yazabililirdim.” Ferenzi’ye yazdığı bir mektupta, “Ona hala ekleyebilecek olduğum şeyleri bir tür sentezde toplamaya çalışıyorum. Bu şimdiden ortaya pek çok yeni şey çıkaran bir çalışma..” İfadesi ile  Metapsikoloji makalelerini haber verir. (Jones, 2004)
1915 yazında Freud halen umutlu olarak kabul edilebilecek olsa da zamanla bu umudu azalmaya başlayıp, cephedeki oğuları hakkında endişeleri artmaya başlar. Martin, Galiçya cephesinde savaşmaktadır ve özel bir cesaret madalyası kazanmıştır. Oliver ise mühendislik ile uğraşmaktadır. O dönemde Freud’un oğullarının gençliğini kıskanma olarak yorumladığı bir çok düş görür. Bir yandan da yazının ilerisinde ayrı bir konuda detaylı olarak bahsedilecek olan Abraham ile Melankoli üzerine mektuplaşmasını sürdürmekteydi.
Freud, yaşamının 60. yılındaydı ve iki yıl kadar ömrü kaldığını düşünüyordu. Bu yüzden derin psikolojik kavramların sentezi gibi bir işe kalkışmayı ve bu çalışmaya, hala dünyaya vermesi gerektiğini düşündüğü her şeyi eklemeyi düşünüyordu; bu niyet bir kaç yıldır zihninde filizlenmekteydi. Dört yıl önce Jung’a “büyük bir senteze gebe” olduğunu ve bunu yazmaya hazırlandığını söylemişti. Bahsettiği bu kitaba verdiği isimler şu şekildeydi. “Metapsikolojiye Giriş”, Metapsikoloji Üzerine Giriş Denemeleri”, “Aktarım Nevrozlarının Genel Bir Değerlendirmesi”.
 Freud bu diziyi yazmaya 15 Mart 1915’te başladı. Üç hafta içinde Dürtüler ve Yazgıları ve “Bastırma”’yı tamamladı. En sevdiğim dediği “Bilinçdışı” bir on beş gün daha aldı,  Düşler Kuramına Metapsikolojik Bir Katkı ile Yas ve Melankoli ise 11 gün sürdü. Jones, bu kadar kısa sürede bu kadar yoğun ve derin eser vermesini, bilimsel üretim tarihinin en tutkulu etkinliklerinden biri olduğunu ifade eder. (Jones, 2004)
Bu beş denemeden sonra Freud yazmaya devam etmiş, altı haftada beş deneme daha yazmıştır. Bu denemelerin konusunun Kaygı, Bilinç, Dönüşüm Histerisi, Saplantı nevrozları, Aktarım Nevrozlarının Genel Sentezi” olduğu anlaşılmakta iken birisinin Yüceltme üzerine olduğu tahmin edilmektedir.. Toplamda 12 makale olduğu anlaşılan metapsikoloji makalelerinin yedisi hiç bir zaman yayınlanmadı. Taslakları da yok edildi. Jones’e göre bu makalelerin yok edilmesinin nedeni, bu makalelerin, 1919’dan sonra ortaya çıkacak olan yeni devrimci fikirlere ilişkin işaretin bulunmadığı yıllarda yazılmış olması ve savaş bittikten sonra yeni fikirlerin ortaya çıkması ile Freud’un eski görüşlerinin etkisi altında yazılmış bu makaleleri yayınlamamaya karar vermesidir.  (Jones, 2004) Buna ek olarak Freud’un yaratıcı bir eylemden sonra depresif bir ruh haline girmesi ve kendisine yönelik eleştirel tavır takınması da eklenebilir.
Savaşın bundan sonraki yıllarında başlıca uğraşı, üç psikanalitik derginden en azından ikisinin yayına devam etmesini sağlamaktır. Bunlar Freud’a göre psikanalitik hareketten geriye kalanları temsil etmekteydi. Freud, bu psikanaliz dergilerini korumaya çalışmakta, bu dergilere makale verip, editörlük işleri ile uğraşmaktaydı. Gerçekten de Metapsikoloji makalelerinin dışındaki en büyük etkinliği bu dergileri hayatta tutmaya çalışmaktır. Bu sırada ilk büyük üretkenlik dönemini tekrar yaşadığını ancak yalnız hissettiğini yazıyordu. Bu dergiler ile ilgili yoğun çabasında, miyop olduğu için askere alınmayan Hanns Sachs’dan başka yardımcısı neredeyse yok gibidir. 

1.02 Psikolojinin Ötesinde: Metapsikoloji Tanımı 

Freud’un icat ettiği Metapsikoloji terimi, ilk kez 1896’da Fliess’e yazılan bir mektupta görünür. “Bana öyle geliyor ki, arzuları yerine getirme teorisi, biyolojik değil daha çok psikolojik -ya da metapsikolojik çözüm getirdi. (Bu arada size ciddi bir şekilde bilincin ötesine rehberlik eden psikolojim için “metapsikoloji” terimini kullanmalı mıyım diye soracağım.) (Freud, 1898, sf 301-302). Basılı olarak terimin ilk kullanılışı ise Günlük Yaşamın Psikopatolojisi (1901) ile olacaktır. Freud, bir çok dini ve mitolojik mitlerin, psikolojinin dış dünyaya yansıtılması olduğunu iddia eder ve doğaüstü mitlerinin, ruhsal etmenler ve bilinçdışı ilişkileri ile açıklanabileceğini savunur. “Cennet mitini, ilk günah mitini, Tanrı, iyi, kötü, ölümsüzlük mitlerini bu yolla açıklamaya ve metafiziği metapsikolojiye dönüştürmeye girişilebilir.” Daha sonra terim uzun bir süre kullanılmamış , Bilinçdışı (1915c)’de terim kendini Freud’un tanımlaması ile birlikte tekrar göstermiştir. “Konumuzu ele alış biçiminin bütününe özel bir ad vermek mantıksız olmayacaktır çünkü bu psikanalitik araştırmanın amacıdır (İn: consummation). Ruhsal bir süreci dinamik, topografik ve ekonomik açıdan betimlemeyi başardığımızda bu betimlemeye metapsikolojik bir tanıtım demeyi öneriyorum.” Freud’un ilk kullanımından itibaren, kavrama psikanalitik bir kavramsallaştırma amacı yüklediği ve aynı zamanda çok boyutlu bu kavramsallaştırmanın betimleyici özelliğine önem verdiği göze çarpmaktadır. 1901’de literatüre giren “metapsikoloji” kavramının tanımlanmasından önce de var olduğunu fark etmek önemlidir. Nitekim, metapsikolojik olarak adlandırılmamış olsa da, metapsikolojik kavramsallaşmaya uyan bir çok Freud metni vardır. 
Laplanche ve Pontalis (1973), Metapsikoloji’yi, Freud’un geliştirdiği psikoloji kuramına teorik açıdan bakılması ile ortaya çıkan, amripik gerçeklikten az yada çok uzaklaşmış kavramsal bir topluluğu refere etmek için Freud’un icat ettiği bir terim olarak tanımlarlar ve metapsikolojinin dinamik, topografik ve ekonomik olmak üzere üç bakış açısını içerdiğini ifade ederler. 
Moore ve Fine, metapsikolojiyi psikanalitik kuramın klinik gözleminin sürekliliğinde, en yüksek derecede soyutlaştırmayı temsil eden (Waelder’den akt, Moore ve Fine, 1990) ve klinik veriler ve daha düşük seviye psikanalitik önermeler için sistematik bir çerçeve oluşturan kavramsal bir araç olarak tanımlarlar. Moore ve Fine, Laplanche ve Pontalis’in vurguladığı Freud tarafından önerilen, dinamik, topografik ve ekonomik bakış açılarına,, Rapaport ve Amerikan Psikanalizinin etkisi ile kökensel (genetic) ve uyumsal (adaptive) olmak üzere iki boyut daha ekler topografik bakış açısını çıkarırlar ve tüm bu bakış açılarını tanımlarlar. (Moore ve Fine, 1990)
Dinamik bakış açısı, ruhsal yapı içerisinde, her biri, kökene, büyüklüğe ve nesneye sahip olan, güdümlü psikolojik “güçlerin” varlığını ortaya koymaktadır. Bu bakış açısı, dürtü ve çatışma gibi teorik düşüncelerin(ör. İçgüdüsel tahrikler ve kısıtlayıcı etkiler arasında) kavramsallaştırılabilmesini sağlar. (Moore ve Fine, 1990)
Ekonomik bakış açısı, psikolojik enerjinin ruhsal aygıt içerisine yayılmasını öngörerek, uyarma ve boşalmanın biçimleri ve niteliği gibi teorik düşünceler sağlar. Bu bakış açısının temeli, enerjinin niceliği, doğası ve eşiği ile biriktirme ve boşalım yasalarıdır.(Moore ve Fine, 1990)
Kalıtsal bakış açısı, ruhsal olaylara zamansal bir boyut kazandırır. Bebeklikten yetişkinliğe ilerlemeye vurgu yapar ve yetişkinin çocukluğunun gerçeklerini ve koşullarını anlamadan psikolojik bir varlık olarak anlaşılamayacağını varsayar. (Moore ve Fine, 1990) Bu bakış açısının Freud’da ismi konulmamış bir şekilde var olduğu açık olsa da , Freud sonrasında özellikle Nesne İlşkileri gibi erken gelişime odaklanan kuramlar ve gelişimsel çalışmalar bu bakış açısının daha görünür olmasını sağlamıştır denilebilir.
Uyumsal bakış açısı, bireysel ruhsallığını, etkileyen ve ruhsallığından etkilenen kişilerarası, toplumsal ve çevresel olayları içerir. (Moore ve Fine, 1990) Heartman, Rapaport gibi daha sonra Benlik Psikologları olarak anılacak kişilerin çalışmaları sonucu ön plana çıkmış bir bakış açısı olduğu söylenebilir. 
Yapısal bakış açısı, tekrarlayan ve kalıcı psikolojik fenomenlerin, ruhsal yapıda az ya da çok örgütlü bir temsil sağladığını ve bu temsillerin doğasının karakterize edilebileceğini varsaymaktadır. Karakter özelliklerini, savunmaları, alışkanlıkları, ahlaki standartları, tutumları, ilgi alanlarını, hatıraları ve idealleri içerir. (Moore ve Fine, 1990) Freud’da topografik olarak geçen bu bakış açısı, Rapaport ve Gill  tarafından çıkarılmış yerine yapısal bakış açısı eklenmiştir. Yazarlar, Bilinçdışı, bilinç, bilinç öncesi sistemlerinin önemli olduğunu ve Freud’un ikinci yerleştirme ile bunların önemini asla ortadan kaldırmadığını vurgularlar ancak, ekonomik ve dinamik bakış açısının topografik bakış açısını da içerdiğini ayrıca topografik bakış açısının Bilinç, bilinçdışı ve bilinçöncesinin psikolojik bir nitelikten daha fazlası olduğunu ima ettiği için Freud’un son görüşleri ile çeliştiğini iddia ederler. (Rapaport ve Gill, 1959) 
Rapaport ve Gill’in aksine topografik bakış açısının metapsikoloji içerisinde geçerliliğini koruduğunu düşünen ve topografik bakış açısını, yapısal bakış açısı ile birlikte kulanmakta olan psikanalistler de vardır.. Topografik bakış açısı, ruhsal içerikleri bilinçlilik ile ilişkisi üzerinden tanımlar ve bilinçdışı, bilinçöncesi ve bilinçlilik üzerinden kavramsallaştırmaya izin verir. Freud, bu yapıları, bir ruhsal yapı olarak kavramsallaştırsa da daha sonra ikinci yerleştirmede yerine daha detaylı yapılar koyacak ancak ruhsallığın bilinçlilikle olan ilişkisi önemini kaybetmeyecektir.  (Auchincloss ve Samberg, 2012). 
O halde metapsikoloji kavramı, Freud’un belirli makalelerine gönderme yapmanın dışında, kısaca divan deneyiminin çok boyutlu kavramsallaştırılmasını ifade eden bir soyutlama olarak tanımlanabilir. 

Metapsikoloji Makaleleri: Dürtüler ve Akıbetleri (1915a)

2.01. Editör Notu

Freud’un İngilizce çevirmeni olan Strachey, Almanca Trieb kelimesini çevirirken “instincts” kelimesini kullanmaktadır. Makalenin konusunun dürtüler olduğundan bu çevirideki kelime seçiminin kökeni üzerine dikkat çekmek gerekmektedir. Strachey (1966), “Standart Edition”’un önsözünde bu kelime seçimini açıklar. Kendisine bu kelime seçiminden dolayı çok fazla eleştiri geldiğini ve yanlış anlaşıldığını ifade eder. Eleştiri yapan kişilerin kendisine “drive” çevirisini önerdiğini, ancak “drive “kelimesinin tam olarak Ingilizce olmadığını hatta büyük Oxford sözlüğünde bulunmadığını ve “drive” kelimesinin savunucularının bu kelimeyi Trieb kelimesine olan yüzeysel benzerliği yüzünden seçtiğini ifade eder. (Strachey,1966) Yine Strachey, içgüdü kelimesinin biyologlarca kullanıldığı anlamda kullanılmadığına ve “zihinsel ile bedensel arasında kalan sınırda bir kavram” olduğuna dikkat çeker. Yine de bu çeviri çok fazla tartışma konusu olmuş ve eleştirilmiştir. Laplanche (1973), Freudyen dürtü kuramının ruhsal doğasını vurgulamış ve bu çeviri ile birlikte, dürtü kavramının biyolojik güdü güçleri olan içgüdüler ile farkının belirsizleşip kaybolduğunu savunmuştur. Kernberg (2010) bu çevirinin psikanalitik kuram üzerinde şanssız bir etkisi olduğunu, biyolojik içgüdülerle tümüyle ruhsal güdülenme arasındaki köprülerin araştırılmasını ketlediğini ifade eder.
Freud dürtüyü bu makalede “zihinsel ile bedensel arasında sınırda bir kavram, canlının kendi içinden kaynaklanan ve zihne ulaşan uyaranların ruhsal temsilcisi, bedenle ilişkisi sonucunda aklın çalışmasına yönelik istemin bir ölçüsü” olarak tanımlar. Scheber (1911c) vakasının üçüncü bölümünün sonlarında “bedensel ile zihinsel arasında sınırda bir kavram.. organik güçlerin temsilcisi” , Üç Deneme’nin (1905d) üçüncü basımına eklenmiş parçada: “beden içi sürekli olarak akan bir uyaran kaynağının ruhsal temsilcisi… Dolayısıyla dürtü kavramı zihinsel ve fiziksel olan arasında sınırda duran bir kavramdır” şeklinde benzer biçimlerde tanımlamıştır. Strachey’e göre Freud bu ilk tanımlamasında dürtü ile ruhsal temsilci arasında bir ayrım yapmamaktadır. Daha sonraki Dürtü tanımlamalarına ise bu ayrım girecektir. Bilinçdışında (1915), “Bir dürtüyü temsil eden tasarım bilinç nesnesi olabilir. Dahası bilinçdışında bir dürtü tasarımdan başka bir şekilde temsil edilemez.. Yine de bir bilinçdışı içgüdüsel itki ya da bastırılmış bir dürtüsel itkiden söz ettiğimizde… yalnızca tasarımsal temsilcisi bilinçdışı olan bir dürtüsel itkiyi kastedebiliriz.” Burada ruhsal bir olguya eklemlenmesi gereken ruhsal olmayan bir olgu olarak tanımlanması çelişki gibi görünmektedir. Strachey, bunu dürtünün bedensel ve ruhsal arasında kalan sınır kavram olması sonucu sahip olduğu çiftanlamlılığının neden olabileceğini söyler. Nitekim Freud’un kendisi dürtüler kuramında eksiklikler olduğundan sık sık yakınmaktadır. Narsisizm makalesinde (1914), “bize dayanaklarımızı bulmada yardımcı olacak bir dürtüler kuramından tümüyle yoksun” olmamızdan yakınırken, Haz İlkesinin Ötesinde (1920) dürtü için “psikolojik araştırmanın en önemli aynı zamanda da en belirsiz ögesi” olarak söz eder. 
Dürtü kavramı psikanalitik terminolojiye oldukça geç girmesi şaşırtıcıdır. Düşlerin Yorumu, Fliess ile mektuplaşmalar ve Breuer döneminde neredeyse hiç bu kelimeye rastlanmaz. İlk ortaya çıkışı Üç Deneme’dir. Öte yandan bu dürtünün kurama hiçbir etkisi olmadığını göstermez. Dürtü kelime olarak ortaya çıkmasa da, içsel uyaranlar, istemli arzular gibi kullanımlarla, başlangıçtan itibaren kuramın içinde olan bir fenomendir. 
Dürtüler ve Akıbetler’i Freud’un son dürtü kuramı değildir ve görece daha erken dönem çalışmasıdır. Öte yandan bir olgu olarak dürtülere odaklanması ve dürtü kavramı hakkındaki düşüncelerin derli toplu olarak sunulması açısından önemli, dürtü kavramının gelişimini takip etmek için incelenmesi zorunlu olan bir eserdir. 

2.02 Dürtüler ve Akıbetleri (1915a)

Freud, makalesine en somut bilimin bile bazı noktalarda soyutlamalara ihtiyaç duyduğunu ifade ederek bilimsel bir olgunun, tanımlama evresinde dahi sadece gözlemlerden değil, bir şekilde türetilmiş soyut düşüncelerden destek aldığını,  malzeme daha da işlendikçe, ileride bilimin temel kavramları olacak olan bu türden düşüncelerin daha da önemli hale geldiğini ve bu tanımlamaların gözlem ile uyum içersinde geliştiklerini ve gözlemden destek aldıklarını ifade eder. Psikoloji açısından temel kavram olarak “Dürtü” kavramını ele alan Freud, ona bir içerik vermeyi dener.
Fizyolojik yaklaşımın “uyaran” kavramını ve canlı dokuya dışarıdan uygulanan bir uyaranın ve ona tepki olarak dışarıya eylem ile boşalmanın oluşturduğu refleks eğrisinin modelini sağladığını ifade eden Freud, dürtü kavramını zihne uygulanan bir uyaran olduğunu belirtir. Fizyololojik uyaran ile dürtüsel uyaranlar arasındaki farka vurgu yaparak, dürtüleri dış dünyadan değil kişinin kendi içinden doğduğunu ifade eder. “Örneğin, göze çok güçlü bir ışık düştüğünde bu bir dürtüsel uyaran değildir; ancak yutak mukozasının kuruluğu ya da mide mukozasının tahrişi duyumsandığında bu dürtüsel bir uyarandır. Bu nedenle zihin üzerinde fiziksel uyaranlardan farklı bir şekilde çalışır ve onu kaldırmak için farklı eylemlere ihtiyaç duyulur.  Çünkü dışsal uyaranlardan kişi kaçış eylemi ile kurtulurken, içten gelen dürtülerden kaçış yoktur. Dürtü hiç bir zaman anlık etki yaratan bir güç gibi değil değişmez bir etki yaratan bir güç gibi işler. Dürtüsel bir uyaran için en iyi terim “gereksinim”dir ve bir gereksinimi oryadan kaldıran şey ise “doyumdur”. Doyum sadece içsel uyaran kaynağının uygun bir biçimde değiştirilmesi ile elde edilebilir.”
Yeni doğmuş bir bebeğin bir çok uyarım ile karşı karşıya kaldığını ifade eden Freud, bebeğin fiziksel eylemler ile kaçabildiği uyarımlar ile fiziksel eylemler ile kaçamadığı uyarımlar olduğunu fark ettiğini ve iç dış ayrımının temelinin bu olabileceğini ifade eder. 
Freud, biyolojik bir kabul olarak sinir sisteminin her zaman uyarımsızlığı hedeflediğini ifade eder.“Sinir sistemi, kendisine ulaşan uyaranlardan kurtulma ya da onları olası en düşük düzeye indirgeme işlevine sahip ya da eğer uygulanabilir olsaydı kendisini tümüyle uyarılmamış durumda tutacak olan aygıttır. “ Haz ilkesi ile dürtüler arasındaki ilişkiyi inceleyen Freud, hazsızlığı uyaranın artışı, hazı ise uyaranın azalışı ile ilişkilendirir. Ardından  sinir sistemine uyarıma egemen olma görevi yükler. 
Dış uyaranlar sadece geri çekilme şeklindeki bir görevi dayatırlar ve bu görev kassal devinimler ile yerine getirilir. İçsel uyaranlar ile böyle başa çıkılamaması, dürtüler ile başa çıkmada karmaşık eylemlere ihtiyaç duyulmasına neden olur tam da bu yüzden sinir sisteminin gelişiminden ve ilerlemesinden sorumlu güçlerin dürtüler olduğunu ifade eder.  Freud’un burada sinir sistemi ifadesini benlik terimine yakın bir anlam ve işlevde kullandığını ve benlik gelişimini dürtüler ile ilişkisi içerisinde incelediğini görmek önemlidir. 
Freud, fizyolojik bakış açısından incelediği dürtüleri biyolojik bakış açısından incelemeye girişir. “Bir dürtü zihinsel ile bedensel arasındaki sınırda bir kavram, canlının kendi içinden kaynaklanan ve zihne ulaşan uyaranların ruhsal temsilcisi, bedenle ilişkisi sonucunda zihnin çalışmasına yönelik istemin bir ölçüsü olarak görülür.”
Freud, dürtünün biyolojik açıdan dört parçadan oluştuğunu ifade eder. Dürtünün baskısı (pressure), amacı, nesnesi ve kaynağı. Dürtünün baskısı ile, devinimsel faktörü, temsil ettiği edimin talep ettiği güç miktarını yada ölçüsünü ifade eder. Ayrıca her dürtü parçasının etken bir yapıda olduğunu ve edilgen bir dürtüden bahsediyorsak bunun sadece amacı edilgen olan bir dürtü olduğunu vurgular. Dürtünün amacı, uyarımın ortadan kaldırılarak elde edilecek olan doyumdur. Dürtünün amacı her zaman düz bir çizgide görülmez ve farklı yollara sapabilse de doyum amacı hiçbir zaman değişmez. Ayrıca Freud, dürtüsel doyuma yönelik belli bir ilerleme yapmalarına izin verilen sonra ket vurulan ya da başka yöne çevrilen “amaçlarına ketvurulmuş” dürtülerden bahseder. Bu türden süreçler bile kısmi doyum içerir. Dürtünün nesnesi, dürtüye dair en değişken şey olup, dürtünün sayesinde boşalıma ulaştığı şey olarak tanımlanır. Başlangıçta dürtü ile ilişkili olmayıp sonrasında sadece doyum için dürtüye atanır, dürtünün varlığı süresince, sayısız kez değiştirilebilir. Ayrıca bir nesne, birden çok dürtünün doyum aracı olabilir.  Dürtünün nesnesine yakın bağlılığına saplanma (fixation) denir. Saplanma çoğunlukla dürtü gelişiminin en başında meydana gelir, ayrılmaya şiddetle karşı oluşu yüzünden devingenliğine son verir. Dürtünün kaynağı ise, bedenin bir bölümünde ya da organında meydana gelen ve uyaranı zihinsel yaşamda bir dürtü ile temsil eden bedensel süreç kastedilir.  Dürtüler tümüyle bedensel bir kaynaktaki kökenleri ile belirlenmelere karşılık biz onları sadece amaçları ile tanırız. Dürtünün kaynağı psikolojini konusu değildir ve psikolojik araştırmaların amaçları için mutlaka gerekli değildir.
Bedenden kaynaklanan ve zihinde işleyen farklı dürtülerin farklı nitelikleri olup olmadığı sorusuna Freud olumsuz cevap verir ve dürtülerin niteliksel olarak benzer olduklarını ve yarattığı etkinin uyarılma miktarına ve bu miktarın bazı işlevlerine borçlu olduklarını ifade eder. Burada ekonomik yaklaşımın ağır bastığı göze çarpar.
Dürtülerin sınıflandırılması sorunsalı ile uğraşan Freud, sürü dürtüsü, oyun dürtüsü vb. Bir çok dürtü türü tanımlanabileceğini ancak daha fazla açımlanamaz olan yani asal olan iki tane dürtü türü olduğunu bunların da koruma dürtüleri ile cinsel dürtüler ifade eder. Bu sınıflandırmanın aktarım nevrozları ile çalışılmasından elde edilen gözlemler ile doğduğunu ve diğer tür nevrozlarla (özellikle narsisistik ve şizofreniler)  çalışılmasından elde edilecek bilgiler ile bu sınıflandırmayı değiştirebileceğini söyler. Gerçekten de ileride bu sınıflandırma çok büyük oranda revize edilecek ve yeni dürtü sistemi en fazla Freud’un bahsettiği daha gerilemiş ağır vakalarda kendine kanıt bulacaktır. 
Freud, Benlik dürtülerine dair çok şey bilinmediği, nevrozların araştırılmasının daha çok cinsel dürtüler hakkında bilgi sunduğunu ifade eder. Cinsel dürtüler, çeşitli bedensel kaynaklardan yayılırlar ve başlangıçta birbirlerinden bağımsız davranırlar ve ancak daha geç devrede az ya da çok birleşime ulaşırlar. Her biri “organ hazzı”’nı hedefler ve ancak birleşim tamamlandıktan sonra üreme amacına hizmet ederler. İlk ortaya çıkışlarında kendi koruma dürtülerine yaslanmış haldelerdir ve daha sonra onlardan bağımsızlaşırlar.
Freud cinsel dürtülerin özelliklerini betimledikten sonra, bu dürtülerin, savunma mekanizması olarak tanınan bazı tür değişikliklere uğrayabileceğini ifade eder. “Bir dürtünün değişmemiş biçimde gerçekleştirilmesine karşı işleyen güdü güçleri olduğunu akılda tutarak bu değişimleri dürtüye karşı savunma biçimleri olarak kabul edebiliriz.”   Bu akıbetleri ise, kendisinin karşıtına dönme, öznenin kendi benliğine dönme, bastırma ve yüceltme olarak belirler.  Freud, Bastırmaya ve Yüceltme’ye ayrı bir makale ayırdığından onlara değinmez. Muhtemelen yüceltme mekanizmasına ayırdığı bir metapsikoloji makalesi  ne yazık ki günümüze ulaşmamıştır. 
Dürtünün karşıtına dönme mekanizması ise iki türde gerçekleşir, bunlardan ilki dürtünün etkenlikten edilgenliğe geçmesi, ikincisi ise dürtünün değişimi ve içeriğinin tersine dönüşmesidir. Röntgencilik- Teşhircilik ve Sadizm-Mazoşizm zıtlıklarını örnek veren Freud, gözlenmek amacının gözlenilmeye değişiminde bu mekanizmayı açıklar. Dürtünün içeriğinin tersine dönmesi ise bir tek sevginin nefrete dönüşmesi örneğinde görülür.
Mazoşizm-Sadizm çiftini daha detaylı inceleyerek bu savunmaları açıklamaya girişir. a: Sadizm nesne konumundaki diğer bir insana şiddeti içerir. b: Bu nesne terkedilip ve yerini öznenin benliği alır. Benliğe dönüşle birlikte etkenlikten edilgenliğe bir geçiş sağlanır. c: Bir kez daha kaynak olarak bir yabancı aranır. Bu mazoşizm olarak adlandırılan şeydir. Freud, sadizme mazoşizme geçişin hem etkenlik edilgenliğe geçiş, hem de öznenin kendi benliğine yönelme mekanizmasını içerdiğini açıklar. Acı vermenin dürtülerin birincil amaçlı eylemleri arasında olmadığını ifade eden Freud, Sadizmin mazoşistlik bir özdeşim sonucunda haz verdiğini iddia eder. Yani sadist kişi, eziyet gören özne ile özdeşim kurduğu için haz alıyordur. Birincil bir süreç olarak Mazoşizmin olmayacağı görüşünü ifade eden Freud,  1924 tarihli “Mazoşizmin Ekonomik Sorunu” adlı makalede bu fikrinden vazgeçecektir. Obsesif nevrozlarda ise saldırganlık öznenin kendisine dönmüş ancak etkenlik değişime uğramamıştır. Röntgencilik ve teşhircilik arasında benzer bir ilişki olduğunu ifade eden Freud, başka birisinin organını izlemek isteyen kişi, nesneyi terkederek kendi bedeninin bir bölümüne döner ve seyredilme şeklinde edilgen bir amaca çevrilir.  
Etkenlikten edilgenliğe dönüşün ve özneye geri dönüşün neden olduğu değişimlerin, dürtülerin enerjisinin tamamını içermediğine özellikle vurgu yapan Freud, değişim süreci son derece kapsamlı olduğunda bile dürtünün ilk etken doğrultusunun bir ölçüde daha sonraki edilgen doğrultusu ile yan yana devam edeceğini vurgular. “Her dürtünün yaşamını, ömrünün uzunluğu ne olursa olsun o süre boyunca bağdaşık olan ve birinin diğeri ile ilişkisi ard arda lava patlamalarının birbiriyle ilişkileriyle karşılaştırılabilecek, birbirini izleyen ayrı dalga dizilerine ayırabiliriz. Belki de bundan sonra dürtünün ilk, özgün patlamasının değişmemiş bir biçimde ilerlediği ve hiçbir gelişimden geçmediği şeklinde betimleyebiliriz. Bir sonraki dalga başlangıcından itibaren değişik olacak -örneğin etkenden edilgene dönüşmüş- be sonra bu yeni özellik ilk dalgaya eklenecek ve böylece sürüp gidecektir. Eğer bundan sonra başlangıcından belli bir noktaya kadarki dürtüsel itkiyi inceleyecek olsaydık, tanımlamış olduğumuz birbirini izleyen dalgalar kaçınılmaz olarak dürtünün kesin bir gelişiminin resmini sunardı” Freud’a göre dürtünün hem etken hem de edilgen formunun da gözlenebilmesi çiftdeğerli ifadesini hak eder. 
Dürtülere karşı geliştirilen yöntemlerin narsisizm ve narsisistik aşama ile ilişkisini irdeleyen Freud, önemli bir sonuca varır. “Dürtülerin, kişinin kendi benliğine döndüğü ya da etkenden edilgenliğe geçtiği durumlar benliğin narsisistik örgütlenmesine bağlıdır ve bu dönemin izini taşırlar. Belki de daha yüksek gelişim düzeyindeki benliğin kullandığı savunma girişimlerine karşılık gelirler.” Freud’un bu söylemine bakarak, narsisistik temel içeren ya da narsisistik aşamaya atıfta bulunan ilkel savunmalardan bahsettiği söylenebilir. 
Freud, bir dürtünün içeriğinin tersine değişiminin sadece sevginin nefrete dönüşümünde görülebileceğini ve bunun en önemli çifte değerlilik olduğunu ifade eder. Freud sevgi ile nefretin dürtü değil duygulanım olduğuna dikkat çeker. Sevginin zıtlıkları konusunda üç farklı zıtlık açısından yaklaşılabileceğini vurgular. Sevmek- Nefret etmek, Sevmek-Sevilmek, Sevmek – ilgisizlik veya aldırmazlık durumu..
Freud zihinsel yaşamın üç kutuplaşmasını  Benlik- Nesne, Haz – Hazsızlık yada Hoşnutsuzluk, Etken-Edilgen olarak ifade eder ve bu zıtlıkların, sevginin zıtlıklarını anlamada kişiye yardımcı olabileceğini söyler.  Benlik benlik olmayan zıtlığı daha önce belirtildiği gibi kişinin fiziksel edim ile kaçıp kaçamadığına göre belirlenen, hiçbir çabanın değiştiremeyeceği temel durumdur. Haz-hoşnutsuzluk çifti edimleri, duygulanımlar terazisine bağlıdır. Etken ile edilgen zıttını, benlik-nesne karşıtlığı ile karıştırılmaması gerektiğine vurgu yaparak, bu zıtlığı , benlik uyarı aldığı sürece edilgen, onlara tepki verdiği sürece etkendir diyerek açıklar. “Benlik, dürtüleri tarafından dış dünyaya karşı oldukça özel ölçüde etkinliğe zorlanır öyle ki benlik öznesinin dış uyaran açısından edilgen ama kendi dürtüleri sayesinde etken olduğunu söyleyebiliriz.” Etken edilgen karşıtlığı aynı zamanda eril-dişi karşıtlığı ile birleşir ve etkenlik erillikle, edilgenlik dişilikle ilişkilidir. 
Zihnin bu üç kutbu çeşitli biçimlerde birbirlerine bağlıdır. İkisinin çakıştığı bir birincil ruhsal durum bulunur. Başlangıçta, benlik dürtülerle yüklenmiştir ve onları belli ölçüde kendi üzerinde doyurmayı başarır durumdadır. Birincil narsisizm olarak açıklanan bu süreçte dış dünyaya ilgi gösterilmez.  Bu süreçte, benlik haz verici olanla ve dış dünya ise kayıtsız (ya da uyarma kaynağı olduğu için hoşnutsuzluk yaratan) olanla çakışır. Burada sevmenin zıtlıklarından birisi buluruz. (Sevmek – ilgisizlik veya aldırmazlık durumu.)
Benlik oto erotik olduğu sürece dış dünyaya ihtiyaç duymaz ancak benlik dürtüleri sayesinde yaşanan deneyimlerle dış dünyadan nesneler elde eder ve iç dürtüsel uyaranları hoşnutsuzluk kaynağı olarak duyumsar. Kendisine sunulan nesneler haz kaynağı olduğu ölçüde kendi benliğine alır. Öte yandan içinde hazsızlık kaynağı haline gelen her şeyi dışarı atar. İç ve dışı güvenilir ölçütler ile ayıran gerçeklik benliği yerine, hazzı her şeyin üstünde duran Haz-benliğine geçiş olur. Haz-Benliği için der Freud,  “dış dünya kendisine dahil ettiği haz verici bir bölüme ve kendisine yabancı olan bir kalıntıya ayrılır. Kendi benliğinin dış dünyaya yansıttığı ve düşman olarak duyumsadığı bir bölümünü ayırmıştır”. Bu düzenlemeden sonra iki kutubun tekrar karşılaştığını ifade eden Freud, Benlik haz ile dış dünya ise hoşnutsuzluk ile işaretlenir. Yani birincil narsisizm evresinde nesne ortaya çıktığında sevmenin ikinci zıttı olan nefret ortaya çıkar. (Sevme-Nefret Etme) “En başında dış dünya, nesneler ve nefret edilen şey aynıymış gibi görünür. Eğer daha sonraları bir nesnenin bir haz kaynağı olduğu anlaşılırsa o nesne sevilir ama aynı zamanda Benliğe dahil edilir böylece de arınmış haz-Benliği için nesneler bir kez daha dışsal olan ve nefret edilenle çakışır. “ 
Sevgi-kayıtsızlık zıtlığının benlik-dış dünya kutbunu yansıtması gibi, sevgi-nefret zıtlığı da ikinci kutup olan haz-hoşnutsuzluk zıtlığını yansıtır. Benliğin nesne ile olan ilişkisini haz belirler. Bir nesne haz veriyorsa onu “severiz” ve ona yakınlaşırız, eğer haz vermiyor ya da hoşnutsuzluk yaratıyorsa ondan “tiksinir”, nefret eder ve uzaklaşırız. Bu nefret onu yok etme niyetine dek şiddetlenebilir. Freud bu noktada, dürtülerin bir nesneyi sevdiğini ya da nefret ettiğini söylenip söylenemeyeceğini sorgular ve dürtülerin sevgi ve nefret tutumlarını kullanılamayacağını, bu tutumların bütün benliğin (total ego) nesneler ile ilişkisine özgü olduğunu ifade eder. Kendini koruma dürtüleri ile ilgili  nesnelere (besin vb) sevmek fiilini değil hoşlanmak, ihtiyaç duymak fiillerini kullandığımızı vurgular. Böylece der Freud “sevmek” sözcüğü giderek daha fazla benliğin nesne ile saf haz ilişkisi alanına taşınır ve sonunda daha dar anlamda cinsel nesneler ve yüceltilmiş cinsel dürtüler gereksinimi doyuranlar için kullanılır hale gelir.  Freud, tek bir cinsel dürtünün nesnesini sevdiğini söyleme alışkanlığında olmadığımıza ancak benliğin cinsel nesne ile ilişkisini “sevgi” sözcüğü ile betimlediğimize vurgu yaparak,  sevgi sözcüğünün cinsel dürtü parçalarının, cinsel organların öncülüğünde üreme işlevinin hizmetinde birleşiminden sonra kullanılmaya başlayabileceğini ifade eder. Nefret içinse böyle bir ayrım yoktur. Nefret kulanımı daha çok hoşnutsuzluk ile ilintilidir. “ Benlik,… kendisi için hazsızlık verici duygu kaynağı olan tüm nesnelerden nefret eder, tiksinir ve onları yok etme niyeti ile kovalar.“
Daha sonra Freud, sevgi ve nefretin gelişimini özetlemeye girişir. Sevgi ilk başta benliğin bazı dürtüsel itkilerinden organ hazzı elde ederek oto erotik bir faaliyet ile ortaya çıkar yani başlangıçta narsisistiktir sonra genişlemiş benliğe dahil olan nesnelere yönelir ve benliğin haz kaynağı olan nesnelere yönelişini ifade eder, daha sonra cinsel dürtülerin etkinlikleri ile yakından ilişkili hale gelir ve cinsel dürtülerin birleşimi gerçekleştiğinde tamamen cinsel ilki ile çakışır.  Cinsel dürtüler karmaşık gelişimlerden geçerken, sevginin ön evreleri de geçici cinsel hedefler olarak ortaya çıkmaktadır. İlk olarak bütünleşme ya da yiyip yutma evresi, nesnenin ayrı varlığını ortadan kaldırmaya yönelik olduğu için yoğun bir şekilde çiftdeğerli bir sevgi türü, daha ileri aşaması olarak sadistik-anal örgütlenme içinde nesne için çabalama, nesnenin yok olup olmaması ile ilgilenmeyen bir egemen olma arzusu biçiminde ortaya çıkar. Bu evrede, sevgiyi nefretten ayırt etmek güçtür. Cinsel örgütlenme kurulana dek ise sevgi ile nefret tam anlamı ile zıtlık oluşturmaz.
Nefret, nesneler ile ilişki açısından sevgiden daha yaşlıdır. Narsisistik benliğin, uyaranlarla dolu dış dünyayı ilk reddedişinden doğar. Nesnelerin uyandırdığı hazsızlık tepkisinin bir ifadesi olarak daima kendini koruma dürtüleri ile ilişki içerisinde kalır.  
Sevginin sıklıkla çiftdeğerli halde kendini göstermesine dikkat çeken Freud, sevgiye karışmış nefretin, kısmen sevginin aşılmamış ön evrelerine kısmen de benlik içgüdülerinin ilgileri ile sevgi ilgileri arasında sık görülen çatışmalara ve reddedilme tepkilerine dayandığını ifade eder.. Belli bir nesne ile sevgi ilişkisi kesilirse onun yerine nefret çıktığına rastlanır ve sevginin nefrete dönüştüğü izlenimine yol açar. Bu durum, nefretin sevgi ilişkisinin anal sadistik aşamaya gerilemesi ile desteklendiği ve nefrete erotik bir karakter kazandırarak sevgi ilişkisinin devamının sağlandığını gösterir. 
Sevginin üçüncü kutuplaşması olan Sevmek-sevilmek, tam olarak etkenlik edilgenlik ilişkisine karşılık gelmekte olup sadizm ve röntgencilik olguları ile aynı biçimde değerlendirilir. Bu durum altında yatan duruma kadar geri izlenebilir. Bu durum narsisizmin tipik özelliği olarak kabul edilen kendini sevmektir. Nesne ya da öznenin bir yabancı ile yerdeğiştirmesine bağlı olarak ortaya çıkan sonuç etkin bir sevme ihtiyacı ya da edilgen bir sevilme ihtiyacıdır ki ikincisi narsisizme daha yakındır. 
“Dürtülerin uğradığı değişimlerin temel özelliğinin dürtsel itkilerin, zihinsel yaşama egemen olan üç büyük kutuplaşmanın etkilerine boyun eğlemelerinde yattığını söyleyerek özetleyebiliriz.” Der ve bu üç kutuplaşmadan etken-edilgen’i biyolojik, benlik-dış dünyayı asıl (İng: real) ve son olarak haz-hazsızlık arasındakini ekonomik kutuplaşma olarak tanımlar. 
 

 Metapsikoloji Makaleleri: Bastırma (1915b)

3.01 Editör Notu

Freud, ‘’Psikanalitik Hareketin Tarihçesi’’nde (1914d)  ‘’bastırma kuramının psikanalizin tüm yapısının dayalı olduğu bir köşe taşı’’ olduğunu belirtti ve bu makalede ve onu izleyen ‘’Bilinçdışı’’ üzerine makalenin 4. kesiminde bu kuramın en incelikli formülasyonlarını verdi. 
 
Bastırma kavramı tarihsel olarak psikanalizin daha ilk başlarına kadar uzanır. Buna ilişkin ilk basılı gönderme Breuer ve Freud’un 1893 ‘’Ön Bildiri’’sinde yer alır. ‘’Verdrangung’’ sözcüğü ilk kez on dokuzuncu yüzyıl başlarında ruhbilimci Herbart tarafından kullanılmıştır ve Freud bu sözcüğü Herbart’ın hayranı olan Meynert kanalıyla öğrenmiş olabilir. Ama Freud yukarıda sözü edilen ‘’Tarihçe’’deki parçada ısrarla şöyle söyler; ‘’bastırma kuramı bana kesinlikle bir başka kaynaktan ulaştı.’’ Otobiyografik incelemesinde (1925d) ‘’Bu bir yenilikti ve daha önce zihinsel yaşamda buna benzer bir şey hiç tanımlanmamıştı’’ der. Freud’un yazılarında buluşun nasıl ortaya çıktığına dair sayısız anlatı bulunur: örneğin, Histeri Üzerine Çalışmalar’da (1895d) ve yine ‘’Tarihçe’’de. Tüm bu anlatılanlar bastırma kavramının bir teknik yenilikle -yani histeriğin katartik sağaltımında hipnozdan vazgeçilmesiyle- aydınlığa çıkarılmış olan direncin klinik görüntüsü tarafından öne sürüldüğü gerçeğini vurgulama açısından birbirlerine benziyorlardı.
 
Histeri Üzerine Çalışmalar’da verilen anlatımda terimin gerçekte ‘’bastırma’’ değil de ‘’savunma’’ sürecini tanımlamak için kullanıldığı dikkat çekecektir. ‘’Savunma’’nın belki de daha yaygın olmasına karşın bu ilk dönemde iki terim Freud tarafından fark gözetilmeden neredeyse eşanlamlı olarak kullanıldı. Ancak kısa süre sonra nevrozlarda cinsellik üzerine makalesinde (1906a) belirttiği gibi, ‘’savunma’’nın yerine genellikle ‘’bastırma’’ kullanılmaya  başlandı. Böylece Freud örneğin ‘’Sıçan Adam’’ olgu öyküsünde (1909d) takıntılı nevrozlarda ‘’bastırma’’ düzeneğini tartıştı -yani, histerideki düşüncenin bilinçten tümüyle kovulmasının tersine duygusal yüklerin karşı çıkılabilir düşünceden çekilmesi- ve iki tür bastırmadan söz etti. Aslında sonlarına doğru yer alan, psikonevrozların çeşitli biçimlerinde farklı bastırma düzenekleri üzerine, tartışmanın gösterdiği gibi elinizdeki makalede bu terim daha geniş anlamda kullanılmıştır. Ancak, burada Freud’un aklındakinin histeride ortaya çıkan bastırma olduğu kesin görünür ve çok daha sonraları, Ketvurmalar, Belirtiler ve Anksiyete’nin (1926d) 11. Kesim, Bölüm A(c)’da ‘’bastırma’’ terimini bu belli düzeneklerle sınırlamayı ve ‘’savunmayı’’ ‘’Ego’nun bir nevroza yol açabilecek çatışmalarda yararlandığı tüm teknikler için genel bir sıfat’’ olarak yeniden canlandırmayı önerdi. Bu ayrımı yapmasının önemi kendisi tarafından daha sonra ‘’Biten ve Bitmeyen Analiz’’in (1937c) 5. Bölümünde gösterildi.
 
Bu makalede çok az değinilmiş olmasına karşın bastırmayı harekete geçiren güdü gücünün doğasına ilişkin özel sorun  Freud’un sürekli ilgisini çeken bir konuydu. Özellikle bastırmayla cinsellik arasındaki ilişki sorunu söz konusuydu ve pek çok Fliess yazışmasında (1950a) görülebileceği gibi Freud ilk günlerde buna dalgalanan yanıtlar verdi. Ancak sonradan bastırmayı ‘’cinselleştirmeye’’ yönelik her türlü girişimi kesin bir biçimde reddetti. Yine daha sonraları Ketvurmalar, Belirtiler ve Anksiyete’nin (1926d) özellikle 4. kesiminde ve Yeni Giriş Konferansları’nın ilk bölümünde anksiyetenin daha önce inanmış olduğu ve burda belirtildiği gibi bastırmanın bir sonucu değil  bastırmaya yol açan ana güdülerden biri olduğunu tartışarak konuya yeni bir ışık tutar. 

3.02 Bastırma (1915b)

Bastırmanın Rolü
Freud’un 1915’te savunduğu ‘’birinci dürtü kuramı’’na göre, bir dürtü esas olarak doyum hazzının peşindedir. Fakat dürtü, bu haz arayışında onu etkisiz hale getirmeye çalışan dirençlerle karşılaşır. Bu dirençler karşısında bastırma özel bir öneme sahiptir, çünkü kaçış (içeriden gelen bir dürtü karşıdında olanaksızdır çünkü benlik kendisinden kaçamaz) ve mahkumiyet arasında bir uzlaşma teşkil eder. Doyum hazzının peşinde olmasına rağmen bir dürtünün neden bastırılması gerekir ? Çünkü dürtünün doyumu ruhsallığın bir bölümünde haz yaratırken, bu haz, ruhsallığın bir başka bölümünün talepleriyle uzlaşmaz görünür ve bu noktada ‘’mahkumiyet kararı’’ devreye girerek bastırmayı harekete geçirir:  ‘’Bastırmanın özü, bilinçten ayırmaktan ve uzak tutmaktan ibarettir.’’ Öyleyse bastırma baştan beri varolan bir savunma mekanizması değildir ve ancak bilinç ve bilinçdışı arasındaki ayrım oluştuğu zaman kurulabilir. Freud bu ayrımdan önce dürtülere karşı, tersine dönüşme ya da kişinin kendine dönme gibi başka savunma mekanizmalarının etkin olduğunu ileri sürer. 
 
Tasarımın yazgısı
 
Freud bu makalede açıkça gönderme yapmasa da, savunma psikonevrozlarının üzerine 1894 ve 1896 tarihli makalelerinde geliştirmiş olduğu varsayımları yeniden ele alır. Dürtünün ruhsal temsilcinin, bastırmaya maruz kalabilen ve farklı yazgıları olan iki öğesini ayrıştırır: tasarım ve duygulanım. Tasarımla ilgili olarak, Freud’a göre bir birincil bastırma, yani ‘’dürtünün ruhsal temsilcisinin (temsilci-tasarım) bilince girişinin yasaklandığı bastırmanın ilk evresi’’  vardır. Örneğin Küçük Hans’ın atlar tarafından ısırılmakla ilgili kaygısı, babası tarafından kastrasyona uğratılmaktan  duyduğu bilinçdışı kaygıyı gizler; burada bastırılan tasarım, ‘’baba’’ düşüncesidir. Bastırmanın ikinci evresi, yani asıl bastırma, ‘’bastırılmış temsilcinin ruhsal türevlerini ya da başka yerlerden gelip onunla çağrışımsal ilişkiye girmiş bulunan düşünce zirlerini etkiler.’’ O halde bastırma yalnızca tasarımın kendisine değil, bilinçdışının türevlerine, yani bastırılmış olan şeyle az çok uzaktan bağlantılı ürünlere de uygulanır ve bu ürünler de sırası gelince savunmanın hedefi olurlar. Bu açıdan, belirtiler de bastırılmış olanın türevleridir. Fakat dürtünün bastırılması ortadan kalkmaz, aksine bilinçdışında örgütlenmeye, türevler oluşturmaya ve ‘’karanlıkta çoğalmaya’’ devam eder. Freud’a göre bu kesintisiz süreçten, bastırma denilen şeyin kendisinin bir sonradan bastırma olduğu sonucu çıkar. Örneğin Küçük Hans’ın atlara ilişkin kaygısı, sokağa çıkamaması ya da bir arkadaşının attan düşmesinin anısı, vb., bastırılmış olanın türevleridir.
 
Bu bilinçdışı türevler bastırılmış içerikten yeterince uzaklaştırılırlarsa bilince serbestçe ulaşabilirler. O zaman psikanalist, hastanın serbest çağrışımları aracılığıyla onları tespit edebilir.
 
Bastırmanın nitelikleri
Freud’a göre bastırma ‘’tamamen bireysel tarzda’’ çalışır ve her bir ruhsal türevi ayrı olarak ele alır. Ayrıca bastırma son derece hareketlidir ve kesintisiz bir enerji harcaması gerektirir; öyle ki, dürtünün bastırılmış ruhsal içeriğinin bilinçdışında tutulması ya da yeniden bilince çıkması bu nicel etkene bağlı olacaktır: ‘’Fakat çatışma için nicel etkenin belirleyici olduğu görülür; temelindeki uygunsuz tasarım belli bir derecenin üstünde güç kazandığında çatışma güncel hale gelir ve bastırmaya yol açan tam da bu etkinleşmedir.’’ 
 
Duygulanımın  yazgısı
Freud tasarımın yazgısını gösterdikten sonra, şimdi de duygulanımın yazgısını ele alır. Freud’a göre duygulanım -ya da daha açık söylenirse duygulanım yükü- dürtünün bastırmaya uğrayan nicel öğesidir: ‘’Tasarımdan ayrılmış olan dürtüye karşılık gelir ve niceliğine uygun olarak, duygulanım biçiminde hissedilen süreçlerde ifade bulur. Bu andan sonra, bir bastırma vakasını betimlerken, bastırmanın sonucunda tasarımın başına gelenlerle, ona bağlanmış olan dürtüsel enerjinin başına gelenleri ayrı ayrı araştırmak gerekecektir.’’  Küçük Hans örneğine dönersek, bastırmaya uğrayan duygulanım, çocuğun babasına karşı düşmanın dürtüsü ve Oedipus kompleksine bağlı öldürme arzusudur. 
Dürtünün temsilcisi-tasarım yazgısı, daha yukarıda görmüş olduğumuz gibi, bilinçten uzaklaştırılmaktadır; fakat dürtünün temsilcisinin nicel etmeninin yazgısı üç şekilde olabilir: dürtü baskılanabilir ve hiçbir iz bırakmayabilir, niteliksel bir tınıyla kendini gösterebilir ya da kaygıya dönüşebilir. Bastırmanın hedefinin hoşnutsuzluğu engellemek olduğu düşünülürse, ‘’buradan, temsilcinin duygulanım yükünün yazgısının, tasarımın yazgısından çok daha önemli olduğu sonucu çıkar; bastırma süreciyle ilgili yargımızı belirleyen odur.’’  Freud daha sonra bastırmaya ikame ve belirti oluşumunun eşlik ettiğini gözlemler ve bunların, bastırılanın -çok çeşitli yollardan- geri dönüşünün doğrudan sonucu olup olmadıklarını sorgular. Üç büyük psikonevroz türünde bastırmanın nasıl işlendiğini ayrıntılı şekilde betimleyerek, klinik uygulama için son derece aydınlatıcı bir açıklamayla yazısına son verir. Kaygı histerisinde (ya da fobide), örneğin hayvan fobilerinde, bastırma başarısızdır; olsa olsa tasarımı bir başkasıyla değiştirmeyi başarır, fakat kaygıyı ortadan kaldıramaz.  Gerçek bir konversiyon histerisinde, bastırma duygulanım yükünü tamamen ortadan kaldırmayı başarır (‘’histeriklerin güzel kayıtsızlıkları’’nın nedeni budur), fakat bunun bedeli, bütün yatırımı yoğunlaştırma yoluyla kendilerine çeken önemli belirtisel ikame oluşumlarıdır.  Son olarak obsesif nevrozda, bastırılan şey sevilen bir kişiye karşı düşmanlıktır, fakat bastırma tutmaz ve duygulanım sonu gelmez kendini kınamalar biçiminde geri döner.
 

4. Metapsikoloji Makaleleri: Bilinçdışı (1915c)

4.01. Editör Notu

Öyle görünüyor ki bu makalenin yazılması 4 Nisan 1915’den 23 Nisan 1915’e dek üç haftadan kısa bir süre almıştır. Aynı yılın daha ileri bir tarihinde iki bölüm halinde İnternationale Zeitschrift’de yayımlanmıştır.
 
Eğer ‘’Metapsikoloji Üzerine Makaleler’’ Freud’un tüm kuramsal yazıları içinde en önemlisi olarak kabul edilirse ‘’Bilinçdışı’’ üzerine denemenin bu dizinin zirvesi olduğundan kuşku duyulmaz. 
 
Bilinçdışı zihinsel süreçlerin var olduğu kavramı kuşkusuz psikanalitik kuramın temelidir. Freud bunu destekleyen savlar üzerinde durmaktan ve ona yönelik karşı çıkışlarla savaşmaktan asla vazgeçmemiştir.
 
Ancak Freud’un varsayıma ilgisinin -felsefi sorunların kaçınılmaz olarak köşe başında duruyor olmasına karşın- hiçbir zaman felsefi bir ilgi olmadığı netleştirilmelidir. Onunki pratik bir ilgiydi. Varsayımda bulunmadan önüne çıkan çok çeşitli görüngüleri açıklayamadığını ve hatta tanımlayamadığını bulmuştu. Bunu yaparak bir yandan da son derece verimli bir yeni bilgi diyarına açılan yolu buldu.
 
İlk günlerinde ve yakın çevresinde bu düşünceye karşı büyük bir direnç olamazdı. Ruhbilimle ilgilendikleri kadarıyla yakın öğretmenleri -örneğin Meynert- esas olarak J.F. Herbart’ın (1776-1841) görüşlerinin etkisi altındaydılar ve öyle görünüyor ki Freud’un devam ettiği lisede Herbart ilkelerini içeren bir ders kitabı kullanılmaktaydı. Yani Bilinçdışı zihinsel süreçlerin varlığının tanınması Herbart’ın sisteminde önemli bir rol oynadı. Ancak buna rağmen Freud psikopatolojik araştırmalarının ilk evrelerinde savı hemen benimsemedi. Ama bu güçlükle iki biçimde karşılaşabilirdi: Ruhsal olayları gözardı edebilir ve boşlukların bilinçdışı zihinsel süreçlerle doldurulduğunu savını benimseyebilirdik; ama öte yandan bilinçli zihinsel eylemleri gözardı edebilir ve tüm gözlem gerçeklerini içerecek, içinde boşluklar bulunmayan tümüyle ruhsal bir zincir oluşturabilirdik.  İlk bilimsel kariyeri tümüyle fizyolojiyle ilgili olan Freud’a göre bu ikinci olasılık başlangıç karşı konulmaz biçimde çekiciydi.
 
Psikopatolojik görüngüleri nörolojik açıdan tanımlama yöntemi Freud’un ilk benimsediği yöntemdi ve Breuer dönemindeki tüm yazıları açıkça bu yönteme dayalıydı. Tümüyle nörolojik malzemelerden oluşmuş bir ‘’ruhbilim’’ kurma olasılığı onu entelektüel açıdan büyülemişti ve 1895’de pek çok ayını bunu başarmaya adadı. Böylece o yılın 27 Nisanında Fliess’e şunları yazdı: ‘’Nörologlar için Ruhbilimi’ne o kadar daldım ki gerçekten fazla çalışmış olduğumdan, bırakmak zorunda kalana dek beni tüketiyor. Herhangi bir şeyle hiç bu denli ilgilenmemiştim. Sonuçta bir şey çıkacak mı ?  Umarım ama güç ve ağır ilerliyor.’’ Aylar sonra bir şey çıktı. -‘’Bilimsel Bir Ruhbilim Projesi’’olarak bildiğimiz gövde 1895’in Eylül ve Ekiminde Fliess’e gönderildi. Bu şaşırtıcı eser normal ve patolojik tüm insan davranışlarını iki maddi varlığın- nöron ve ‘’akış halindeki bir nicelik’’, tanımlanmamış bir fiziksel ya da kimyasal enerji- karmaşık bir işleyişiyle tanımlama ve açıklama iddiasındadır. Bu yolla bilinçdışı zihinsel süreçler bulunduğunu varsayma gereksiniminden sakınılmıştı: fiziksel olaylar zinciri kesintisiz ve tamdı.
 
Kuşkusuz ‘’projenin’’ hiçbir zaman tamamlanmamasının ve ardındaki tüm düşünce dizisinin çok geçmeden terk edilmesinin pek çok nedeni vardı. Ama ana neden nörolog Freud’un yerinin ruhbilimci Freud’un almasıydı: ‘’ruhbilimsel çözümlemenin’’ aydınlığa çıkarmakta olduğu ve ancak zihinsel süreçler dilinde açıklanabilecek inceliklerle başa çıkmada nörona sistemlerin ayrıntılı düzeneklerinin bile falasıyla hantal ve kaba olduğu giderek daha açık hale geldi. Freud’un ilgisinin yer değiştirmesi gerçekte son derece yavaş gerçekleşiyordu. Freud’un ‘’bilinçdışı’’ sözünü basılı olarak ilk kullanışı Emmy Von N. Olgusuna eklenmiş bir dipnotta yer almıştı.
 
Aslında histerinin, bastırma kuramının ve katartik sağaltım yönteminin tüm temelleri ruhbilimsel açıklama gerektiriyordu ve ‘’Proje’’nin 2. Bölümünde nörolojik açıdan açıklanmaları ancak çarpık çabalarla olası olmuştu.( dipnot, Gariptir ki Histeri Üzerine Çalışmalar’a kuramsal katkısında biliçdışı düşüncelerin ussal bir savunucunu yapan ilk kişi Breuer’di.) Birkaç yıl sonra, Düşlerin Yorumu’nda (1900a) Garip bir dönüşüm meydana geldi: yalnızca ruhbilimin nörolojik açıklaması tümüyle yok olmakla kalmadı Freud’un ‘’Proje’’de sinir sistemi hakkında yazdığı çoğu şeylerin çoğunun artık geçersiz oldukları ve zihinsel terimlere çevrildiklerinde çok daha anlaşılır hale geldikleri ortaya çıktı. Bilinçdışı ilk ve son olarak saptanmıştı.
 
Ama Freud’un saptadığı şeyin yalnızca metafiziksel bir varlık olmadığı yinelenmelidir. Düşlerin Yorumu’nun 7. Kesiminde yaptığı şey sanki metafizik varlığı kan ve etle kaplamaktı. Bilinçdışının neye benzediğini, nasıl işlediğini,aklın diğer bölümlerinden nasıl ayrıldığını ve onlarla karşılıklı ilişkilerinin neler olduğunu ilk kez gösterdi. Bu makalede geri döndüğü, ayrıntılandırıp derinleştirdiği şey bu buluşlardı.

4.02. Bilinçdışı (1915c)

Psikanalizden bastırma sürecinin özünün; bir dürtüyü temsil eden düşünceye son vermede, onu yok etmede değil ama onun bilinçli hale gelmesini engellemede yattığını öğrendik. Bu olduğunda düşüncenin bir  ‘’bilinçdışı’’ olma durumunda olduğunu söyler ve bilinçdışı olduğunda bile bazıları sonunda bilince ulaşanlarda dahil olmak üzere etkiler yaratabildiğinin kanıtını gösterebiliriz. Bastırılmış olan her şey bilinçdışı kalmalıdır; ama bastırılmış olanın bilinçdışı olan her şeyi içermediğini daha en başından belirtelim. Bilinçdışının daha geniş bir alanı vardır: bastırılmış olan bilinçdışının bir bölümüdür. 
 
Bilinçdışı’nın bilgisine nasıl erişeceğiz? Kuşkusuz onu yalnızca bilinçli bir şeye dönüşmesinden ya da çevrilmesinden sonra bilinçli bir şey olarak biliriz. Analitik çalışma bu türden bir çevirinin olası olduğunu her gün gösterir. Bunun olması için çözümlemedeki kişinin belli dirençleri yenmesi gerekir. Ki bu dirençler daha önceleri onu bilince kabul etmeyerek söz konusu malzemeyi bastırılmış bir şey haline getirenlerle aynı dirençlerdir.
 
Bilinçdışı Kavramının Doğruluğunun Kanıtlanması
Bilinçdışı olan zihinsel bir şeyin varlığını varsayma ve bu varsayımı bilimsel çalışma amaçları için kullanma hakkımız pek çok çevrede tartışılmaktadır. Buna, bilinçdışı varsayımımızın gerekli ve ussal olduğu ve onun varlığının sayısız kanıtına sahip olduğumuz yanıtını verebiliriz. 
 
Gereklidir çünkü bilinç verilerinin içinde çok sayıda boşluk bulunur; hem sağlıklı hem de hasta insanlarda sık sık yalnızca bilincin yine hiçbir kanıtını vermediği, başka eylemleri öngörerek açıklanabilecek ruhsal eylemler meydana gelir. Bunlar yalnızca sağlıklı insanlardaki sürçmeler ve düşler değil, hasta insanlardaki ruhsal belirti ya da takıntı olarak tanımlanan her şeyi içerir; en kişisel günlük deneyimlerimiz bizi aklımıza nereden geldiğini bilmediğimiz düşüncelerle ve ve nasıl ulaştığımızı bilmediğimiz entellektüel sonuçlarla tanıştırır. Eğer bizde gerçekleşen her zihinsel eylemin mutlaka bilinç aracılığıyla yaşanması gerektiğinde ısrar edersek tüm bu bilinçli eylemler ilişkisiz ve anlaşılmaz olarak kalır; öte yandan, aralarına çıkarsadığımız bilinçdışı eylemleri sokarsak belirgin bir bağlantı kazanırlar. 
 
Daha da ileri gidebilir ve bilinçdışı bir ruhsal durum olduğunu desteklemek için, belli bir anda bilincin yalnızca küçük bir içeriği kapsadığını bu nedenle bilinçli bilgi olarak adlandırdığımızın büyük bir bölümünün oldukça önemli zaman dilimleri boyunca bir gizlilik durumunda, yani ruhsal olarak bilinçdışı olma durumunda bulunması gerektiğini ileri sürebiliriz. Tüm gizli anılarımız dikkate alındığında bilinçdışının varlığının nasıl yadsınabildiği tümüyle anlaşılmaz hale gelir. Ama burada, bu gizli anıların artık ruhsal olarak tanımlanamayacağı, onların ruhsal olanı bir kez daha doğurabilecek olan bedensel süreçlerin kalıntılarına karşılık geldikleri karşı çıkışıyla karşılaşırız. Gizli bir anının, tam tersine, ruhsal bir sürecin tartışılmaz kalıntısı olduğu buna en açık yanıt olacaktır. Ama bu karşı çıkışın -açıkça belirtilmiş ama kendiliğinden kanıtlı olarak alınmış- bilinçli olanla zihinsel olan eşitlemesine dayalı olduğunu anlamak daha önemlidir. Bu eşitleme ya ruhsal olan her şeyin aynı zamanda zorunlu olarak bilinçli olması gerekip gerekmediği sorusunu yanıtlamış sayan bir petitio principii ya da bir gelenek, bir terminoloji sorunudur. Bu ikinci durumda kuşkusuz tüm diğer gelenekler gibi çürütmeye kapalıdır.
 
Ne olursa olsun bu sorunun – zihinsel yaşamın varlığı yadsınamaz olan gizli durumlarının bilinçli zihinsel durumlar mı yoksa fiziksel durumlar olarak mı anlaşılması gerektiği sorusunun-  sözel bir tartışmada yok olup gitme tehlikesi taşıdığı açıktır. Bu nedenle dikkatimizi bu tartışılır durumların doğası üzerine kesin olarak bildiklerimize yoğunlaştırmamız daha doğru olur. Bu durumlar fiziksel özellikleri açısından bizim için tümüyle erişilmezdirler: hiçbir fizyolojik ya da kimyasal süreç doğalarına ilişkin bir kavram veremez. 
 
Gizli zihinsel eylemlerin ruhsal özelliğinin inatçı bir biçimde reddedilmesi, söz konusu görüntülerin çoğunun psikanaliz dışında incelemeye konu edilmemiş olmalarıyla açıklanır.  Hastalandırıcı durumlardan habersiz olan, normal insanların sürçmelerini rastlantısal olarak değerlendiren ve düşlerin ‘’sabun köpüğü’’  olduğu şeklindeki eski atasözüyle yetinen birinin kendisinin bilinçdışı bir zihinsel etkinliği varsayma gereksiniminden kurtarmak için yapması gereken tek şey bilinç ruhbiliminin birkaç sorununu daha gözardı etmektir. Bu arada, ruhçözümlemesi döneminden öncesinde bile, hipnoz deneyleri ve özellikle de hipnoz sonrası telkin, zihinsel bilinçdışının varlığını ve işleyiş biçimini somut biçimde göstermiştir. 
 
Dahası bir bilinçdışı varsayımı tümüyle ussaldır. Bilinç her birimizi yalnızca kendi akıl durumlarından haberdar kılar; diğer insanlarında bir bilince sahip olduğu, bu davranışı bizler tarafından anlaşılır kılmak için gerçekleştirdikleri, ifade ve eylemlerinden benzeşim yoluyla çıkardığımız bir sonuçtur. ( Kuşkusuz şu şekilde ifade etmek psikanalitik açıdan daha doğru olur: üzerinde özel olarak düşünmeden kendi yapımızı ve dolayısıyla da bilincimizi herkese yüklediğimiz ve bu özdeşleşmenin anlayışımızın bir olmazsa olmazı olduğudur.)
 
Psikanaliz bu çıkarsama sürecini kendimize de uygulamamızdan başka bir şey istemez. Ancak bu çıkarım süreci içsel karşı çıkışa rağmen insanın kendisine uyguladığında bilinçdışının ortaya çıkışıyla sonuçlanmaz; ussal olarak, insanın benliğinde kendisinin bildiği bilinçle birleşmiş olan bir diğer, ikinci bilinç varsayımına uzanır. Ama bu noktada haklı olarak belli eleştiriler yapılabilir. İlk olarak, hakkında sahibinin hiçbir şey bilmediği bir bilinç başka bir insana ait bir bilinçten çok farklı bir şeydir ve en önemli özelliğinden yoksun olan böyle bir bilincin tartışılmaya değer olup olmadığı belirsizdir. Ruhsal bir bilinçdışı varsayımına karşı çıkmış olanlar onu bilinçdışı bir bilinçle değiştirme konusunda istekli olmayacaklardır. İkinci olarak, çözümleme çıkarsadığımız farklı gizli zihinsel süreçlerin sanki birbirleriyle hiçbir ilişkileri yokmuş ve birbirleri hakkında hiçbir şey bilmiyorlarmış gibi büyük ölçüde karşılıklı bağımsızlıklarını sürdürdüklerini gösterir. Eğer böyleye içimizde yalnızca bir ikinci bir bilincin hepsi de bize ve birbirine yabancı olan üçüncü, dördüncü, belki de sayısız bilinç durumlarının varlığını varsaymaya hazır olmalıyız. Üçüncü -ve hepsinden daha ağırlıklı- olarak çözümsel araştırmanın bu gizli süreçlerden bazılarını bize yabancı ve hatta inanılmaz görünen ve bildiğimiz bilincin özelliklerininin tam tersine gelişen özellik ve garipliklere sahip olarak gösterdiğini dikkate almalıyız. Bu nedenle kendimize ilişkin çıkarsamamızı değiştirmek ve kanıtlanmış olanın içimizdeki ikinci bir bilincin varlığı değil bilinçten yoksun ruhsal eylemlerin varlığı olduğunu söylemek için nedenlerimiz var. Yanlış ve aldatıcı olduğu için ‘’bilinçaltı’’ terimini reddetmekte haklı oluruz. İyi bilinen ‘’double conscience’’ (bilincin bölünmesi) olguları görüşümüzün karşıtı olan bir şey kanıtlamaz. Onları en uygun olarak zihinsel etkinliklerin iki gruba bölünmesi olguları olarak tanımlayabilir ve aynı bilincin bu gruplardan sırasıyla birine ya da diğerine döndüğünü söyleyebiliriz.
 
Ruhçözümlemesinde zihinsel süreçlerin kendi içlerinde bilinçdışı olduklarını ileri sürmekten ve onların bilinç yoluyla  algılanmasını dış dünyanın duyu organlarıyla algılanmasına benzetmekten başka seçenek yoktur.  Hatta karşılaştırma yoluyla yeni bilgi kazanmayı bile umabiliriz. Bilinçdışı zihinsel etkinlik ruhçözümsel varsayımı bize bir yandan tüm çevremizde kendi bilincimizin kopyalarını görmemize neden ola ilkel animizmin daha da genişlemesi ve öte yandan da dış algı üzerine görüşlerimizin Kant tarafından üstlenilen düzeltmelerinin bir uzantısı olarak görünür. Tıpkı Kant’ın algılarımızın öznel olarak belirlendiği ve bilinmeyen yoluyla algılananla aynı şey olarak kabul edilmemesi gerektiği konusunda bizleri uyardığı gibi ruhçözümlemesi de bilinç yoluyla algılananları onların nesneleri olan bilinçdışı zihinsel süreçlerle bir tutmama konusunda uyarır. Tıpkı fiziksel olan gibi ruhsal olanın da gerçekte bize göründüğü gibi olması gerekmez. Ancak içsel algı düzeltmesinin dışsal algı düzeltmesi gibi büyük güçlükler çıkarmayacağının anlaşılması -içsel nesnelerin dış dünyadan daha az bilinmez olduğu – bizi memnun eder.
 
 
Kısacası; Freud bu bölümü bilinçdışının varlığını kanıtlamaya ayırır. Psikanalizin ‘’kendinde bilinçdışı’’ ruhsal süreçleri ortaya koyduğunu ve bunlar bilinç tarafından algılandıklarında, bu algıyı, duyu organları yoluyla dış dünyanın algılanmasına benzetebileceğimizi ileri sürer.  Bastırma sürecinin dürtüyü temsil eden tasarımı ortadan kaldırmadığını, fakat bilinçli hale gelmesini engellediğini söyler; bu sayede, bastırılan tasarımın kendi tamamen bilinçdışı kalırken, bilince ulaşan etkiler yaratmaya devam eder.
 
2) ‘’Bilinçdışının’’Çeşitli Anlamları – Topoğrafik (Yerleşimsel) Bakış Açısı
Daha fazla ilerlemeden önce bilinçli olma özelliğinin ruhsal olanda bulunan yalnızca bir özellik olduğu hiçbir şekilde onu tümüyle nitelemeye yeterli olmadığı şeklindeki önemli gerçeği ilgisiz olsa da belirtelim. Bilinçdışı bir yandan gizli, geçici olarak bilinçdışı olan ama  bilinçli olanlardan hiçbir farkı bulunmayan eylemleri ve öte yandan da, bastırılmış olanlar gibi, eğer bilinçli hale gelseler diğer bilinçli süreçlere en kaba biçimiyle ters düşecek olan süreçleri içerir. Bu noktadan başlayarak çeşitli ruhsal eylemleri tanımlamada onların bilinçli ya da bilinçdışı olmaları sorununu bir yana bıraksak ve onları yalnızca dürtüler ve amaçlarla ilişkilerine, oluşumlarına ve hangi ruhsal sistemler hiyerarşisine ait olduklarına göre sınıflandırıp, ilişkilendirirsek tüm yanlış anlamalar son bulmuş olur. Ancak, bu çeşitli nedenlerle uygulanabilir değildir; dolayısıyla ‘’bilinç’’ ve ‘’bilinçdışı’’ sözcüklerini kimi zaman betimsel kimi zaman da belli sistemlere dahil olma ve belli özelliklere sahip olma anlamına geldikleri sistematik anlamda kullanmanın çifte değerliliğinden kurtulamayız. 
 
Şimdi psikanalizin kesin buluşlarının bir özetine geçerken genelde bir ruhsal eylemin durumu açısıdan, aralarına bir tür testin (sansür) girdiği, iki evreden geçtiğini söyleyebiliriz.  İlk evrede ruhsal eylem bilinçdışıdır ve bilinçdışı sistemine aittir; eğer testte sansür tarafından reddedilirse ikinci evreye geçmesine izin verilmez; ondan sonra ‘’bastırılmış ‘’ olduğu söylenir ve bilinçdışı kalmak zorundandır.  Ancak eğer bu testi geçerse ikinci eveye geçer ve bundan sonrasında bilinç sistemi olarak adlandırdığımız ikinci sisteme aittir. Ama bu sisteme ait oluşu yine de onun kesin olarak bilinçle ilişkisini belirlemez. Henüz bilinçli değildir ama (Breuer’in ifadesiyle) bilinçli hale gelme yeteğine sahiptir. -yani, belli koşullar altında, herhangi özel bir direnç olmaksızın artık bilincin bir nesnesi haline gelebilir. Bu bilinçli hale gelme yeteceğini göz önüne alarak Bilinç sistemini ‘’bilinçöncesi’’ olarakta adlandırırız.  Eğer bilinçöncesinin bilinçli hale gelmesini belirlemede de belli bir sansürün rol oynadığı anlaşılırsa bilinçöncesi ve bilinç sistemleri arasında daha keskin bir ayrım yaparız. Şimdilik bilinçöncesi sisteminin bilinç sisteminin özelliklerini paylaştığını ve titiz sansürün görevini bilinçdışından bilinçöncesine geçiş noktasında uyguladığını akılda  tutmakla yetinelim.
 
Psikanaliz, bu iki (ya da üç) ruhsal sistemin varlığını kabul ederek betimsel ‘’bilinç ruhbilimi’’nden bir adım daha uzaklaşmış ve yeni sorunlar ortaya çıkarıp, yeni bir içerik kazanmıştır. Şimdiye dek Psikanaliz ‘’dinamik bakış açısıyla’’ yani nevrozun kökenindeki çatışmaların doğasıyla ilgileniyordu. Şimdi buna ek olarak ruhsal yerleşimi de dikkate almakta ve belli bir zihinsel eylemin hangi sistemde ya da hangi sistemler arasında gerçekleştiğini belirtmektedir.
 
Freud daha sonra bilinçdışı bir tasarımdan bilinçli bir tasarıma nasıl geçildiğini açıklamaya çalışır ve sürecin iki aşamalı olarak gerçekleştiğini ileri sürer. Klinik deneyim, önceden bastırılmış bir tasarımın bilinçli hale gelmesinin, onun etkilerini ortadan kaldırmaya yetmediğini gösterir:  ‘’Eğer bir hastayla, belli bir zamanda bastırdığı ve bizim keşfettiğimiz bir tasarımı paylaşırsak, başlangıçta bu onun ruhsal durumunda hiçbir şeyi değiştirmez. Özellikle de, beklediğimiz gibi, önceden bilinçdışı olan tasarım şimdi bilinçli hale geldiği için bastırma ve etkileri ortadan kalkmaz.  Aksine, başlangıçta, bastırılmış tasarımın yeniden reddedilmesinden baka bir şey elde edemeyiz.’’ 
 
Freud hastanın bir tasarımı iki şekilde sakladığını düşünür; analistin yorumu sayesinde bilinçli hale gelen işitsel bir biçim ve yaşanmış olan şeyin bilinçdışı anısına karşılık gelen bilinçdışı bir biçim. Dolayısıyla, ‘’bastırmanın ortadan kalkması, ancak dirençler aşıldıktan sonra, bilinçli tasarım bilinçdışı bellek izleriyle bağlantıya girdiğinde gerçekleşebilir. Yalnızca bu bilinçdışı bellek izlerinin kendileri bilince ulaştıklarında başarıya ulaşılır.’’ Bununla birlikte, Freud, bilinçli tasarımı bilinçdışı tasarımdan yalnızca bu düzeyde ayrıştırmayı tatmin edici bulmaz.
 
3) Bilinçdışı Duygular
Freud dürtünün hiçbir zaman bilincin konusu olamayacağını hatırlatarak başlar; dürtü ancak iki şekilde, ya bir tasarıma ya da bir duygulanıma bağlanmış olarak bilinçli hale gelebilir: ‘’Eğer dürtü bir tasarıma bağlanmamış olsaydı ya da bir duygulanım durumu biçiminde görünmeseydi, onun hakkında hiçbir şey bilemezdik.’’ 
 
Freud daha sonra duyumların, duyguların ve duygulanımların, tasarımların olduğu gibi bilinçdışı olup olmayacaklarını sorgular. Duyumların, duyguların ve duygulanımların algılanan şeyler olduğu düşünülürse, Freud bunların hiçbir durumda ‘’bilinçdışı’’ olamayacakları sonucuna varır. Fakat duyguların sadece bilinçli olduklarını söylemek, psikanalizde bilinçdışı aşk, nefret ve öfkeden ya da ‘’bilindışı suçluluk duygusundan’’ söz etmek şeklindeki alışkanlığımız ters düşmez mi ? Freud bastırma yoluyla bilinçdışı hale gelmenin yalnızca tasarımın yazgısı olduğunu, duyumların, duyguların ve duygulanımların ise temelde nicel türden değişimlere maruz kaldıklarını söyleyerek bu çelişkiyi çözmeye çalışır. Eğer bir duygulanım ya da bir duygu ortadan kaybolursa, Freud’a göre, onun ‘’yanlış yorumlandığını’’ ya da ‘’baskılandığını’’ ya da ‘’gelişiminin büsbütün engellendiğini’’ söyleyebiliriz, fakat ‘’bastırıldığını’’ söyleyemeyiz. 
 
Bununla birlikte, Freud duygulanımın farklı yollardan bilinçdışı hale  gelebileceğini  düşünür; örneğin bastırılabilir başka  bir tasarıma bağlanarak ya da kaygıya dönüşerek. Freud ‘’kelimenin dar anlamıyla söylersek, bilinçdışı tasarımlar olduğu gibi bilinçdışı duygulanımlar yoktur’’ diye tekrar altını çizmekle birlikte, sözlerine şöyle açıklık getirir: ‘’Fakat elbette bilinçdışı sistemde diğerleri gibi bilinçli hale gelen duygulanım oluşumları olabilir. Bütün fark şuradan ileri gelir: tasarımlar -bellek izlerine dayalı- yatırımlardır,  duygulanımlar ve duygular ise, nihai görünümleri duyumlar olarak algılanan boşalım süreçlerine karşılık gelirler.’’  Freud 1915’te duygulanımlara verilecek konumla ilgili kararsız bir duruş sergilese de, sonraki yıllarda duygulanımların bilinçdışında önemli bir yer tuttuklarını kabul edecektir.  
4) Bastırmanın Yerleşimi ve Dinamiği
Freud daha sonrasında bilinçdışında, bastırılmış tasarıma yatırımın sürmesini sağlayan mekanizmayı sorgular. Gerçekte, bastırma sırasında tasarıma yapılan yatırım geri çekilir, oysa tasarım bilinçdışı konumunda etkin olmaya devam eder. Yine, bilinçdışı tasarımın ön-bilince/ bilince geri dönmemesi nasıl açıklanabilir? Bu karmaşık süreci açıklamak için yatırım enerjisinin yön değiştirmesine başvurmak yetmez, çok odaklı bir yaklaşıma sahip olmak ve yatırımın geri çekilmesinin ve çıkışının hangi sistemde meydana geldiğini sormak gerekir: bilinçdışı mı, önbilinç mi yoksa bilinç mi? Freud bu noktada ‘’karşı yatırım’’ adını verdiği yeni bir etmeni işin içine katar: önbilinç, bilinçdışı tasarımın itimine karşı kendini bu savunmayla korur. Örneğin, Küçük Hans’ın atlara yönelik fobik korkusu, babası karşısında duyduğu kaygının yerine geçen bilinçli bir karşı-yatırım teşkil eder; baba tasarımının yatırımı bilinçdışı kalır. Asıl bastırma (sonradan bastırma) durumunda, karşı-yatırımın hedefi tasarımı bastırılmış halde tutmakken, birincil bastırma durumundaki hedefi bastırmayı kurmak ve sürdürmektir.
 
Freud, psikanalistin ruhsal olguları yerleşimsel, ekonomik ve dinamik olmak üzere üçlü bir bakış açısıyla incelediği bu çok odaklı yaklaşıma ‘’metapsikoloji’’ adını verir. Karşı-yatırım durumunda, yerleşimsel bakış açısı yatırımların bilinçdışı, önbilinç. Ve bilinç sistemlerinin hangisinden kaynaklandığına bakar; ekonomik bakış açısı ortaya konulan ruhsal enerjinin miktarıyla ilgilenir; dinamik bakış açısı ise tasarımı bilinçdışının dışına çıkmaya zorlayan dürtüsel enerji (arzu) ile benlikten ileri gelen ve bastırılmış tasarımın ortaya çıkmasına karşı direnen savunma arasındaki çatışmayı dikkate alır. Freud klinik uygulama için son derece öğretici olacak şekilde bu görüşlerinin fobik, histerik ve obsesif nevrozlara nasıl uyarlanacağını da gösterir.
 
5) Bilinçdışı Sistemin Kendine Özgü Nitelikleri 
Bilinçdışının çekirdeği yüklerini boşaltmaya çalışan dürtüsel temsilcilerden oluşur; yani, istekli itkilerden. (wishful impulses) Bu dürtüsel itkiler birbirleriyle işbirliği yapar, biri diğerinden etkilenmeksizin yan yana varlıklarını sürdürürler ve karşılıklı çelişkiden muaftırlar. Amaçları bize anlaşılmaz görünmesi kaçınılmaz olan iki istekli itki eş zamanlı olarak etkin hale geldiğinde birbirlerini güçsüzleştirmez ya da devre dışı bırakmazlar; bunun yerine ara bir amaç, bir uzlaşma oluşturmak için birleşirler.
 
Bilinçdışı sistemde ‘’ne inkar (negation), ne kuşku, ne kesinlik ölçüsü’’ vardır. Tüm bunlar yalnızca Bd. İle Bö. Arasında sansürün çalışmaya başlamasıyla başlar. İnkar bastırmanın daha üst düzeyde bir yerine-geçenidir. Bd. Yalnızca daha çok ya da daha az yüklenmiş içerikler vardır.
 
Bilinçdışındaki yükleyici yoğunluklar çok daha hareketlidir. Yerdeğiştirme süreci yoluyla bir düşünce tüm yük kotasını bir diğerine aktarabilir; yoğunlaştırma süreciyle çeşitli diğer düşüncelerin tüm yükünü kendine mal edebilir. Bu iki süreci birincil ruhsal süreç olarak adlarıla şeyin ayırt edici işaretleri olarak değerlendirmeyi önerdim. Bilinçöncesi sisteminde ikincil süreç egemendir. Birincil bir sürecin Bö. Sistemine ait öğelerle bağlantılı olarak akışın sürdürmesine izin verildiğinde ‘’gülünç’’ görünür ve gülme uyandırır. 
 
*Bilinçdışı sistemin süreçleri zamandan bağımsızdır; yani, zamansal olarak düzenlenmezler, zamanla değişmezler; zamanla hiçbir ilişkileri yoktur. Zamanla ilgili oluş bir kez daha Bilinç sisteminin çalışmasıyla ilişkilidir.
 
*Bilinçdışı süreçleri gerçekliği dikkate almaz, haz ilkesine bağlıdırlar; yazgıları yalnızca ne kadar güçlü olduklarına ve haz-hazsızlık düzeninin istemlerini yerine getirip getiremediğine bağlıdır.
 
*Toplarsak: karşılıklı çelişkiden muaf oluş, birincil süreç (yüklerin devingenliği), zamandan bağımsızlık ve dış gerçekliğin ruhsal olanla yer değiştirmesi, bunlar bilinçdışı sistemine ait olan süreçlerde bulmayı umabileceğimiz özelliklerdir. Buna karşın, ön-bilinç sisteminde ikincil süreçler hüküm sürer ve yatırıma konu olmuş tasarımların boşaltılmasına yönelik eğilimin ketlenmesiyle nitelenirler. Freud ayrıca bütünüyle ön-bilince bağlı olan bilinçli bellek ile bilinçdışı deneyimlerin sabitlendiği bellek izleri arasında bir ayrım getirir. 
 
6) İki Sistem Arasındaki İletişim
 
Aklın tüm çalışması Bö. tarafından gerçekleştirilirken bilinçdışının boşta durduğunu -Bd.nın işi bitmiş bir şey, körelmiş bir organ, gelişim sürecinin bir kalıntısı olduğunu- düşünmek yanlış olur. İki sistem arasındaki iletişimin bastırma eylemine bağlandığını varsaymakta yanlıştır. Bilinçdışı canlı ve gelişime açıktır ve işbirliği de dahil olmak üzere Bö. yle bir dizi başka ilişkiyi de sürdürebilir. Kısaca, Bd. nın türevler (bastırma) olarak bilinen şeyler halinde sürdüğü, yaşamın etkilerine açık olduğu, sürekli olarak Bö.ni etkilediği ve hatta Bö.den etkilere maruz kaldığı söylenmelidir yani; aralarında sıkı bir ilişki vardır ve birbirlerini sürekli etkilerler. Freud bunların karşılıklı ilişkilerini inceleyerek, yalnızca bilinçdışına ait olan ve bastırılmış kalan şeyleri ayırt eder ve sansürün etkin olduğu iki düzey belirtir: ‘’İlk sansür bilinçdışının kendisine, ikincisi ise bilinçdışının önbilinçteki türevlerine karşı işler.’’ Bilinçdışından bilince basit bir geçişle özetlenemeyecek olan bilinç kazanma süreci sorununa geri dönen Freud, önbilinçte ortaya çıkan bir şeyin gerçekten bilinçli hale gelebilmesi için bir fazla yatırımın gerektiğini ileri sürer: ‘’Önbilinç ile bilinç arasındaki sansürün varlığı bize bilinçli hale gelmenin salt ve basit bir algı eylemi olmadığını, fakat görünüşe göre aynı zamanda bir fazla yatırım, ruhsal örgütlenmede yeni bir ilerleme olduğunu gösterir.’’ Freud son olarak iki önemli noktaya dikkat çeker: ilki, betimsel açıdan ‘’tartışılmaz’’ olarak nitelendirdiği bir olgu olan bilinçdışından bilinçdışına iletişimdir: ‘’ Bir kişinin bilinçdışının, bilinci atlatarak, bir başkasının bilinçdışına etkide bulunabilmesi son derece dikkat çekicidir.’’ İkinci nokta ise psikanalitik tedavide bilincin bilinçdışına etkide bulunmasının zorluğuyla ilgilidir; bu süreç uzun bir zaman ve büyük bir enerji gerektirir.
 
7) Bilinçdışının Değerlendirilmesi
Bilinçdışına ulaşmanın nevrozdan daha doğrudan bir yolu vardır, o da şizofrenin sunduğu yoldur; çünkü burada bilinçdışı, bastırmanın oluşturduğu engel olmadan kendini açığa vurur. Freud şizofrenlerin konuşmalarının ‘’doğallıktan yoksun’’ ve ‘’fazla nazik’’ hale gelen garip bir dil kullandıklarını, konuşmalarının içeriğinin çoğunlukla bedensel organlarla ilgili olduğunu gözlemler ve buna ‘’organ dili’’ adını verir. Ayrıca şizofrenlerde, sözcüklerin, düş imgelerini üreten birincil sürece benzer bir yoğunlaştırma mekanizmasına maruz kaldıklarını fark eder. Bu hastalarda, sözcükler, belirttikleri şeylerden daha fazla önem kazanırlar. Başka bir deyişle, şizofrenlerde, sözcüklerle ilişkinin bir üstünlüğü olduğu görülür, öyle ki, sözel ifadeler arasındaki benzerlik, şeylerle ilişkinin önüne geçer. Örneğin, Freud’un aktardığına göre, Tausk’un bir hastası, çorapların ilmeklerinde ‘’delikler’’ olduğu düşüncesi yüzünden ketleniyordu; gerçekte ‘’delik’’ sözcüğü iki farklı şeyi temsil ettiği halde ( ilmeklerin deliği ve kadın cinsel organın girişi), bu sözcüğe basit bir anıştırma bile bir dehşet kaynağı haline geliyordu, çünkü sözcük bu iki anlamı yoğunlaştırıyordu. Bunun yanında, bir şizofreni hastası, ketlenmesinin bilinçdışı simgesel anlamını direnç göstermeden ifade eder ve psikanalist bu sayede bilinçdışının doğrudan içeriğine doğrudan ulaşma sahiptir; oysa histerik ve obsesif hastalarda bilinçdışının anlamına ulaşmak bastırmanın etkisi yüzünden çok daha zordur. Başka bir deyişle, şizofrenlerin düşünme tarzının ayırt edici niteliğinin, ‘’somut şeylere sanki soyutlarmış gibi davranmaları’’
olduğunu söyleyebiliriz.
 
Freud daha sonra şizofrenlerde, sözcük tasarımlarına şey tasarımları gibi davranılmasını (örneğin Tausk’un hastası için ‘’delik’’ sözcüğünün, şeyin- ‘’kadın cinsel organının’’ eşdeğeri haline gelmesi gibi) açıklamaya çalışır. Bu noktada, bilinçli tasarım düzeyinde sözcük tasarımı ve şey tasarımı arasında bir ayrım getirir: şey tasarımı esas olarak görselken, sözcük tasarımı esas olarak işitseldir. Sözcük tasarımı bu şekilde sözelleştirme ile bilincine varmayı birbirine bağlayan bir kavrayış içerisine oturtulur. Freud’a göre bilinçdışı tasarım yalnızca şey tasarımından oluşur ve şey tasarımı dilin ortaya çıkmasından önce gelir; dolayısıyla sözlü dil, psikanalitik tedavideki bilinçli hale gelme sürecinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Freud bunu şöyle ifade eder: ‘’Bilinçli tasarım şey tasarımını -ve ona ait olan sözcük tasarımını- içerir; bilinçdışı tasarım ise tek başına şey tasarımıdır.’’  Birincil süreçten ikincil sürece geçiş ve Freud’un ‘’daha ileri bir ruhsal örgütlenme’’ olarak nitelendirdiği önbilinç sisteminin kurulması, dilin özel nitelikleriyle olanaklıdır. Aktarım nevrozlarında bastırmayla reddedilen tam da bu sözcük tasarımıdır; dolayısıyla tedavi süreci, eylemlerin yerine sözcüklerin konulmasına dayanır: sözel düşüncenin analitik deneyimin ayrıcalıklı aracı olması bundandır.
 
Şizofreni konusuna geri dönen Freud, şizofrenlerde ayrıcalıklı olarak sözcük tasarımlarına yapılan yatırımın, iyileşmeye yönelik bir girişimin sonucu olduğunu belirtir: dürtüsel yatırımın bilinçdışı nesne tasarımlarından geri çekilmesinin ardından (narsisistik nevrozların tipik özelliğidir), bu hastalarda sözcük tasarımlarına aşırı bir yatırım gözlenir. Bu süreç, ‘’yitirilmiş nesneleri yeniden kazanma’’ çabasıyla, ‘’sözcük öğesi üzerinden nesneye giden yola’’ koyulmaya karşılık gelir; bu da bir iyileşme girişimidir. Fakat bunun sonucunda şizofrenler, ‘’ şeyler yerine sözcüklerle yetinmeye mecbur’’ duruma gelirler. Freud bizi fazlasıyla soyut bir düşünceye doğru kaymaya karşı uyararak makalesini tamamlar: ‘’ Soyut düşünürken, sözcüklerin bilinçdışı şey tasarımlarıyla olan ilişkisini görmezden gelme riskini göze alırız. Felsefenin, ifade ve içerik olarak, şizofrenlerin davranış şekliyle bulmayı ummadığımız bir benzerlik taşıdığı inkar edilemez.’’
 
Birinci yerleştirme ve birinci dürtü kuramı: Fransızların uzmanlık alanı
Fransız Psikanaliz Okulu hiç kuşkusuz Freud’un -doruk noktalarından biri de Metapsikolojinin ilk üç denemesi olan- ilk dönem eserlerinden en çok esinlenmiş okuldur. Bu düşünce okulunun öncelikli olarak birinci yerleştirmenin (bilinçdışı, önbilinç, bilinç) ve haz-hoşnutsuzluk ilkesine dayalı birinci dürtü kuramının kazanımları üzerine kurulu bir yaklaşımla nitelemesi bundandır. Bu ayrıcalıklı ilgi, Metapsikoloji’nin devamı niteliğinde olan ve Freud’un burada benimsediği soyut üslubun izini taşıyan çok sayıda çalışmayla kendini gösterir. Bu açıdan Fransız psikanalistlerin katkıları, ana dili ingilizce olan psikanalistlerin katkılarıyla karşıtlık içindedir: klinik uygulamaya atıf ilk grupta örtük olma eğilimindeyken, ikinci grupta genellikle açıktır. Kuşkusuz felsefi bir gelenek, kimi zaman klinik deneyimden uzaklaşıp kurgusal olana kayma pahasına, Fransızca konuşan psikanalistlerin düşünme biçimine damgasını vurmuştur. Pierre Luquet (1985) şöyle ifade eder: ‘’Psikanaliz kurgusal görüşlerin değil, olguların tanınmasına yönelik günlük çalışmaların ürünüdür. Daha sonra uygulanır ve felsefesi yapılır.’’ 
 
Birinci yerleştirmeye ve birinci dürtü kuramına böyle önem verilmesinin çeşitli nedenleri vardır. En önemlilerinden biri hiç kuşkusuz Freud’un başlangıç eserlerinin, kısmen de olsa Fransızcaya ilk çevrilenler olması, ikinci dönem eserlerininse daha sonradan çevrilmesidir. Bunun dışında, metapsikoloji yönünde yapılan bu tercih, J. Lacan’ın (1955) öğütlediği ‘’Freud’a geri dönüş’’ün etkisiyle pekiştirilmiştir. Bununla birlikte, bu geri dönüş, Freud’un bütün eserlerine değil, Düşlerin Yorumu (1900a) ve Espriler ve Bilinçdışıyla İlişkileri (1905c) gibi, temelde nevrozlara odaklanmış ilk çalışmalarına bir geri dönüştür. Freud’un eselerinin bir kısmı üzerine yoğunlaşan bu ilginin avantajları ve dezavantajları olmuştur: avantajı, Freud’un başlangıç eserlerinin incelenmesini teşvik etmektir; dezavantajı ise, Freud’un sonraki çalışmalarının özellikle de depresyon, psikoz ve sapkınlığa ayrılmış yazılarının değerinin değerinin azımsanmasıdır. Oysa bu yenilikçi görüşler henüz 1915’te, özellikle ‘’Dürtüler ve Yazgıları’’nda ve ‘’Yas ve Melankoli’’de bile fark edilebilirler ve Freud’u ikinci bir dürtü kuramına ve ikinci bir yerleştirmeye itecek olanlarda bu görüşlerdir.
 
1970’li yıllardan itibaren, gittikçe artan sayıda Fransız psikanalist, psikanalizin uygulama alanını nevrozların ötesine genişletmek ve sorunları narsisistik düzeyde yoğunlaşan ‘’zor’’ hastaların tedavisiyle ilgilenmek gereğini duydu. O zaman, önceki katkılarda gözardı edilmeden, ilgi yavaş yavaş Freud’un 1915‘ten sonraki çalışmalarına, yani ikinci dürtü kuramına, ikinci yerleştirmeye ve ilkel savunma mekanizmalarına doğru yöneldi. Bu çizgiyi izleyenlerden uluslararası en çok bilinenler arasında, A. Green’in sınır durumlar, D. Anzieu’nun deri-benlik, J. Mcdougall ve J. Chasseguet- Smirgel’in sapkınlıklar üzerine çalışmlarını ve P.C. Racamier’in psikozla ilgili araştırmalarını sayabiliriz. 
 
 

6.Metapsikoloji Makaleleri: Yas ve Melankoli

 6.02. Editör Notu

Freud bu makalenin temasını Ocak 1914’de Jones’a açıklar ve o yılın 30 Aralığında Viyana Psikanaliz Derneği’nde anlatır.  Makalenin ilk taslağını 1915 Şubat’ında yazar.  Ancak makalenin yayınlanması 1917’de olur. 
Freud, Flies’e mektuplarında ilk olarak melankoliyi saf nörolojik terimler ile açıklamayı dener ancak bu verimli bir yöntem değildir bu yüzden yerini psikolojik bir açıklamaya bırakması için çok zaman geçmesi gerekmez. 31 Mayıs 1897 tarihli el yazması tarihsel önemi olduğu için özel bir ilgiyi hak eder. 
Literatür’de Taslak N olarak bilinen bu metin, Fliess’e gönderilen bir mektuba iliştirilmiştir. Bu taslakta aynı zamanda Oedipal kompleksten  ilk olarak  söz edilmiş olduğunu görmek ilginçtir. “Ebeveynlere yönelik düşmanca dürtüler ( ölmelerine yönelik arzu) de nevroz oluşumunun önemli bir bileşenidir. Bunlar bilince takıntılı düşünceler olarak çıkarlar. Paranayoda zulme uğrama sanrılarının en kötüsü (yöneticilere ve krallara patolojik güvensizlik) bu dürtülere karşılık gelir.  Bu uyaranlar ebeveynlere yönelik şefkat duygulanımlarının arttığı dönemlerde (hastalık veya ölüm zamanlarında) bastırılırlar. Böyle durumlarda yasın göstergesi olarak ebeveynlerinin ölümü için kendini suçlarlar (melankoli olarak adlandırılan) ya da histerik bir tutum ile kendilerini ebeveynlerinki ile aynı (hastalık) biçiminde cezalandırırlar. Görebileceğimiz gibi burada ortaya çıkan özdeşleşme, bir düşünce biçiminden öte bir şey değildir ve bizi nedenleri arama zorunluluğundan kurtarmaz.” Der ve ekler. “Görülen o ki bu ölüm arzuları erkek çocuklar tarafından babalarına karşı, kız çocukları tarafınadan annelere karşı yönelmekte. Bir hizmetçi, efendisinin metresinin ölmesini dileyerek bir tür aktarım geliştirir böylece efendisi ile evlenebilecektir.” (Freud, 1897, sf.250) 
Melankoliye, güncel yaklaşımına bu kadar yakın bir şekilde çok önceden değinmiş olmasına rağmen, Freud bir kaç küçük açıklama dışında bu noktaya Yas ve Melankoli’ye kadar değinmemesi ilginçtir.  
Freud’un eserlerinin editörü Strachey, Yas ve Melankoli makalesinin doğmasına neden olan şeyin Ben İdeali ve Narsisizm konusundaki kuramsal gelişmeler olduğunu ifade eder ve Yas ve Melankoli’nin Narsisizm Üzerine makalesinin devamı olarak görülebileceğinden söz eder. Narisizm Üzerinde de “eleştirel sansür”ün paranoya olgularında işleyişi açıkladığı gibi bu kurumun Yas ve Melankolide de iş başında olduğuna dikkat çeker.  İki makale arasında benzer olan bu mekanizma daha sonra üstben olarak kuramda tanımlanacaktır. 
 

6.03. Yas ve Melankoli (1917b)

Freud, melankolinin psikanalitik açıklamasına girişirken, Melankoli olgularının çeşitli şekillerde tanımlandığını, melankolinin psikanalitik çerçevede tanımlanması amaçladığını ifade eder ve araştırmanın fazla genellenmemesi gerektiği konusunda uyarı yapar.
Melankoli ile Yas’ın ilişkisini incelemeye girişen Freud, iki durumun birbiri ile ilişkili olduğunu ve  başlatıcı çevresel nedenlerini benzer olduğuna dikkat çeker. Yasın sevilen birinin ya da sevilen kişinin yerini almış soyutlamaların (özgürlük, ülke, ideal vb.) kaybına verilen tepki olduğunu, bazı kişilerin ise yas yerine melankoli olarak tepki verdiğini ve bunun bir yatkınlıktan kuşkulanmasına neden olduğunu vurgular. Bu noktada Freud’un kaybı, somut kaybın ötesinde, soyut kayıplar ile ilişkilendirmesinin önemli olduğu vurgulanmalıdır. Aynı zamanda, “melankoliye” yatkınlık vurgusu, kişisel tarihin ve bu tarihin şekillendirdiği kişilik yapısının melankolideki önemine vurgu yapmaktadır.  O halde düşünsel düzeyde yaşanan kayıp yasa neden olabilir ve melankoli geliştiren bir kişilik yapısından bahsedilebilir. 
Yas ile melankolinin farklılığına vurgu yaparken Freud, yasın melankoli gibi normal hayattan  sapmalara yol açsa da bunların  geçiciliğine vurgu yapar. Melankoli ise daha kalıcı gibi görünmektedir. Hem yas hem de melankolide, dış dünyaya yönelik ilgi kaybı, cezalandırılma beklentisi, etkinliklere ve nesnelere yatırımın kesilmesi gibi benzer özellikler görülse de yasta benliğin değeri azalmamaktayken melankolide bu azalır. 
Freud bu noktada yas çalışmasının rolünü açıklar. Yas çalışmasında gerçeklik testi sevilen nesnenin artık var olmadığını gösterir ve bu nesneye yatırılan libidonun geri çekilmesini talep eder. Bu talebin libidinal konumu gönüllü olarak bırakmanın zorluğu nedeni ile bir karşı tepki yaratır. Bu karşı koyuşun ileri boyutta psikotik bir çözümle, gerçekliğin reddini içerebilse de genellikle kazananın gerçeklik olur. Ancak Freud, bu kabulün ve çalışmanın bir süreç içerisinde gerçekleştiğini vurgular. Bu süreç uzun ve yorucu olabilmektedir. Süreç içerisinde kayıp nesnenin varoluşu ruhsal olarak uzatılmıştır. Libido, nesneye bağlanan her anı ve beklentiye yatırılarak nesne idealize edilir ve bu noktadan libidonun geri çekilmesi sağlanır. Yas çalışması görevini gerçekleştirdiğinde benlik tekrar özgür ve ket vurulmamış haline gelir.
Melankoli konusuna geçiş yapan Freud, melankolinin bir nesne kaybına verilen tepki ile ilişkili olduğunu ve kaybedenilen nesnenin illa ölmesi gerekmediğini, bu kaybın düşünsel düzeyde olabileceğini tekrar vurgular. Melankolide bu kayıp olgusuna Freud özellikle önem verir ve kaybın bilinç tarafından algılanmadığı bazı durumların olduğunu ve bu durumların “kayıp ile ilgili bilinçdışı hiçbir şeyin bulunmadığı” yasın tersine melankoliye özgü olması nedeni ile  melankolinin bilinçten geri çekilmiş olan nesne kaybı ile ilişkili olduğunu ima eder. 
Hem yasta hem de melankolide ilgi kaybı ve ketlenme olsa da yasta bu durum yas çalışması ile ilişkilendirilebilirken, melankolide bu derece ilgi kaybı ve ketlenmenin nedeni bize anlaşılmaz gelir. Ayrıca melankolikte, yas tutan kişide görünmeyen aşırı derecede benliğin yoksullaşması görülür. Melankolik hastalarda fark edilen öz-suçlamaların yoğun bir şekilde artması, patolojik bir aşağılık duygulanımın geliştirilmesidir. Freud bu noktada ünlü ifadesini kullanır. “Yasta boş ve yoksul hale gelmiş olan dünya iken, melankolide bizzat benliğin kendisidir.” 
Melankolik hastalar ile hastanın benliğinin değeri üzerine girilecek olan herhangi bir tartışmanın kaybedilmeye mahkum olduğunu ifade eden Freud, melankoliklerin kendilerine yönelik eleştirilerinin haklı olan yönleri olsa da bu eleştirilerin gerçeklik testini geçemeyeceğini vurgular. Bu noktada verdiği örnek incelenmeye değerdir. “İyi,yetenekli, vicdanlı bir kadın melankoli geliştirdikten sonra kendisi hakkında, gerçekten değersiz olan birisinden daha iyi söz etmeyecektir. Aslında belki de ilkinin hastalanması ikincisinin hastalanmasından daha kolaydır.” Burada Freud, melankoliye yatkın kişilik özellikleri olarak anıştırdığı şeyin bir parçasına gönderme yapar gibi görünmektedir. Gerçekten de ileride melankolinin bastırılan saldırganlık ve üstben örgütlenmesi ile ilişkisi kurulacaktır. Melankolik hastaların öz eleştirilerine yapılan bir diğer vurgu da öz-suçlamalar ve öz-aşağılamalar içinde boğulan melankoliğin, edimleri bu hisleri daha gerçekçi boyutta yaşayan kişiler ile aynı düzlemde değildir. Hatta, sürekli olarak kendini ifşa etmede tatmin bulan tam zıt bir davranış örüntüsüne sahiptirler. Melankoliklerin kendilerine yönelik kınamalarını sabırla dinlersek, bir süre sonra bu kınamaların en ağırlarını küçük değişikliğe uğratarak, sevdiği ya da sevmesi  gereken nesnelere yöneldiğini fark edeceğimiz gözlemini yapan Freud buradan, melankoliklerin kendini suçlamalarının aslında, sevdiği nesneye yönelttikleri suçlamanın kendi benliğine doğru yer değiştirmesi olduğu sonucuna varır. Gerçekten de bu kişilerin kendi hakkında şikayetleri aslında başkası ile ilgili olduğu için utanç ya da kendini saklama görülmez. Kendini aşağılayan insanın alçak gönüllülüğüne ise sahip değillerdir.  
Melankolik hastaların kendi hakkındaki eleştirilerin doğruluğu ya da yanlışlığının incelenmesinden çok daha önemli bir nokta olduğunu ifade eden Freud, bu kişilerin benlik değerini kaybettiklerine vurgu yaparak, benlik ile ilgili kaybın psikolojik araştırılmasının yapılması gerektiğini ifade eder. Bu noktayı daha derinleştirmeden önce Freud, “vicdan” olarak görev yapani benlikten ayrılması gereken eleştirel bir kurumdan söz eder ve bu kurumun sansür ve gerçeklik değerlendirmesi ile ilgilendiğini ifade eder. 
Freud, Melankoliğin sürecini şu şekilde betimler: Libido bir nesne seçimi sonucunda bir insana yönelir, bu sevilen kişi ile kurulan nesne ilişkisi, reddedilme ya da bir hayal kırıklığı ile yıkılır. Normal süreçte, bu kayıp sonrasında libidonun nesneden çekilerek başka bir nesneye yatırılırken melankolik bunu gerçekleştiremez ve libido benliğe geri çekilir. Benlik kaybedilen nesne ile özdeşim kurar. Böylece “Nesnenin gölgesi benliğin üzerine düşer”ve benliğe terkedilmiş nesneymişçesine davranılmaya başlanır. Bu yolla, nesne kaybı benliğin kaybı olarak deneyimlenir ve sevgi nesnesi ile benlik arasındaki çatışma yerini benliğin “eleştirel” faaliyeti ile özdeşim yoluyla değişime uğramış olan benlik arasındaki çatışmaya bırakır.
Freud, bu sürecin faaliyete geçmesi için iki tür gereklilikten bahseder. Bunlardan ilki, sevgi nesnesine güçlü bir saplantının oluşması diğeri ise bununla zıt gibi görünse de nesne yatırımın, yatırımın çekilmesine yönelik direncinin az olmasıdır. Freud ikinci durumu, Otto Rank’a gönderme yaparak, nesne seçiminin narsisistik bir temelde yapıldığını ve libido bir engel ile karşılaştığında narsisistik döneme gerilediği şeklinde açıklar. Böylece narsisistik yatırım, cinsel yatırımın yerine geçer. Böylelikle sevinlen nesne ile çatışma yaşanmasına rağmen, nesneden vazgeçmek gerekmez. Nesne seçiminin yerine özdeşimin konması, narsisistik sevgilerde önemli bir mekanizmadır. 
Özdeşim konusuna değinen Freud, özdeşimin benliğin kendi dışındaki nesneye yönelmesinin ilk ve çiftdeğerlilik taşıyan tek aşaması olduğunu, benliğin oral yönteme uyumlu olarak nesneyi yutup onu içine almak istediğini ifade eder. Özdeşimin sadece melankolik ve narsisistik patolojlerde görülmediğini ifade eder ve “Histerik Özdeşim”’e gönderme yapar. Histerik özdeşim Freud’un Düşlerin Yorumları’nda tanımladığı bir mekanizmadır. Bu iki özdeşimi karşılaştıran Freud, daha “eski” bir mekanizma olan narsisistik özdeşimde nesne yatırımının geri çekilmesi söz konusu olduğu histerik özdeşimde ise nesne yatırımın belirli eylemlerle sınırlandırılmış olsa da devam ettiğini vurgular. Burada Freud, histerik özdeşimin daha olgun ve kısmı bir özdeşleşme olduğunu vurgular görünmektedir. Her durumda bu iki özdeşim türünün de “sevgi ifadesi” denilebilecek bir şey olduğunu ekler.
Çiftdeğerlilik konusunda giriş yapan Freud, Obsesif nevrozlarda, ilkel nesne ilişkilerine gerilemenin eşlik etmediğinde bile çift değerliliğin ne derece güçlü olduğunu görebileceğimizi ifade eder ve melankoli sürecinde çiftdeğerliliğin rolünü incelemeye girişir. Melankolide bir kayıp olduğunu ve bu kayıp algısının sadece ruhsal süreçler ile ilişkili olabileceğine makalede bir çok kez vurgu yapan Freud, bu ruhsal kayıp algısını yaratan ifadeleri daha somutlaştırarak, kişide “çiftdeğerli” duygulanım oluşturabilecek ya da var olan çiftdeğerliliği arttıracak, bazen gerçek bazen düşünsel boyutta olabildiğini belirttiği melankoliyi harekete geçiren “görmezden gelinmemesi gereken” unsurları, reddedilme, hayal kırıklığı, görmezden gelinme, küçük düşürülme şeklinde örneklendirir.  Ortaya çıkan çiftdeğerlilik sorunsalını Freud, daha önce ima ettiği “eleştirel yapı” ile ilişkisi bağlamında değerlendirir. “Nesne için duyulan sevgi, nesnenin kendisi bırakıldığı halde vazgeçilemeyen sevgisi, narsisistik özdeşime sığınırsa, nefret devreye girip ikame edilen nesneyi kötüye kullanır, aşağılar, acı çektirir ve bundan sadistik doyum elde eder.” Ortaya çıkan bu olguyu, tekrar obsesif nevroza gönderme yaparak açıklar. Bu nefret, tıpkı obsesif nevrozların yer değiştirme mekanizması ile yaptığı gibi nesneye yönelen nefretin, işinin kendi benliğine dönmesi bu şekilde sadistik eğilimlerin doyumudur.  Böylece der Freud, “Melankoliğin nesnesine erotik yatırımı böylece iki yönlü değişimden geçmiştir. Bir bölümü özdeşime gerilemiş ama diğer bölümü ambivalansa bağlı çatışmanın etkisi altında, o çatışmaya daha yakın olan sadizm dönemine geri taşınmıştır.” Melankoliyi, ilgi çekici ve bir o kadar da tehlikeli yaptığını düşündüğü “intihar sorunsalı”nı açıklayan şeyin de bu sadizm olduğunu ifade eder.
İntihar, kavramı üzerine düşünen Freud, kişinin kendisini yalnızca, nesne yatırımından geri çekilme ve özdeşimler sonucunda kendine nesne gibi davranabilmesi halinde öldürebileceği görüşünü ifade eder.  Benlik, nesne-seçiminden gerileme ile birlikte nesneden kurtulsa da nesnenin benlikten daha güçlü olduğu anlaşılır. Bu bağlamda Freud, aşk ve intihar arasında bir bağlantı kurarak her ikisinde de benliğin nesneye karşı kaybettiği ifade eder. 
Freud, Melankoli’nin ortaya çıkardığı kuramsal sorunlara değinmeyi gerekli bulur. Yas ile melankolinin ortak bir özelliği olan, bir süre sonra semptomların yok olması, Freud’un dikkatini melankolide de yas çalışmasına benzer bir çalışma olabileceğini ihtimaline çeker. Melankolideki uykusuzluğu göz önünde bulundurarak melankolideki yatırımın benliğe çekilmediğini düşünür ve Melankoli kompleksi, açık bir yara gibi tüm yerlerden enerjiyi çekerek benliği boşalttığı sonucuna vararak melankolinin ekonomik yönünü açıklamaya bir katkı yapar.
Bir başka sorunsal da, melankoli ile çok yakından ilişkili görünen ve melankoli ile çok zıt semptomlar gösteren manidir. Mani olgusuna Freud iki açıdan yaklaşır. Psikanalitik gözlemler açısından, Mani ile melankolinin ortak bir içeriğe sahip ve ortak kompleksin parçası oldukları, melankolide benlik bu duruma direnmezken, maninin benliğin melankoli ile olan mücadelesini gösterdiğini ifade eder. Manide görülen büyük duygulanımsal değişimler maninin ekonomik açıdan da değerlendirilmesini zorunlu kılar.  Benliğin uzun süredir büyük bir enerji ile uğraştığı bir faaliyet şu ya da bu şekilde gereksiz duruma geldiğinde, bir anda ihtiyaç fazlası olan enerji, manideki bu coşkunluk ve eförik hale yol açıyor gibi görünmektedir. Bu açıklamanın akla yatkın göründüğünü belirten Freud, yine de sorun ve kuşkulara gebe olduğu konusunda uyarır.
Yas çalışmasına geri dönen Freud önemli bir açıklama yapar. Yas durumunda benlik, gerçeklik tarafından sürekli taciz edilir ve nesnenin yokluğu ile yüzleştirilir. Benlik, kaderinin nesne ile aynı olması sorunsalını düşünmek zorunda bırakılır. En sonunda var olmanın narsisistik tatmini ile nesneyi bırakmaya ikna olur ya da mecbur kalır. Melankolide ise süreç çok daha karışıktır çünkü melankolinin tetikleyici unsurları daha geniş bir yelpazededir ve daha da önemli olarak işin içine çiftdeğerlilik ile ilgili çatışma girmiştir.  Aynı şekilde melankolinin topografik bakış açısından değerlendirilmesi gerekir Melankolide, libido tarafından terk edilmiş nesnenin bilinçdışı temsili bastırılır ancak bu sayısız tasarımdan oluşur ve libidonun geri çekilişi yasla benzer şekilde bir anda gerçekleşebilecek bir süreç değildir.  Melankolide, libidinal yatırımı geri çekmek isteyen güçler ile nesneye yönelik yatırımı devam ettirmek isteyen güçler sürekli bir çatışma içerisindedir. Bu çatışmanın yeri ise Bd sistemi yani bilinçdışıdır. Yasta da libidoyu ayırma çabaları bilinçdışında gerçekleşse de, bilince çıkmalarını engelleyen bir durum yokken, melankolide bu yol çeşitli nedenlerle kapanmıştır.  Nesneden geri çekilen libido, yok olmamak için benliğe sığınır. Bu gerilemeden sonra bu süreç ancak bilinçli hale gelebilir ve bilinç tarafından benlik ve benliğin eleştirel kurumu arasındaki çatışma olarak algılanır.
Yasta nesnenin gerçeklik testi sonucunda narsisistik doyum için terk edilmesi gibi melankolide de , çiftdeğerlilikle ile bağlantılı olarak nesne küçük düşürülerek hatta onu öldürülmeye çalışılarak libidonun nesne ile olan bağı zayıflatılmaya çalışılır ya da bilinçdışındaki bu süreç öfke tükendiğinde veya nesnenin değersizliği kabul edildiğinde sonlanabilir.  Sonrasında Freud, hangi yolun daha çok kullanıldığının bilinmediğini ekler. 
Son olarak Freud, melankolinin mani ve obsesif nevrozlara olan ilişkisine geri döner. Melankolinin çiftdeğerlilik ve libidonun benliğe regrasyonu olarak belirttiği üç koşulunun ikisi kayıptan sonra obsesyonel kendini suçlamalarda da görüldüğünü ve bunun kaynağının çiftdeğerlilik olduğunu ve sonunda manik bir bulguya rastlanmadığını vurgulayan Freud, mani ile ilişkili olan şeyin libidonun narsisizme gerilemesi olması gerektiği sonucuna varır. Ancak daha ileri gitmek içinde daha ileri gözlem ve bilgiye ihtiyaç duyulduğunu belirterek makalesini bitirir.
 

Kaynakça

Abraham, K. (1915). Letter from Karl Abraham to Sigmund Freud, March 31, 1915. The Complete Correspondence of Sigmund Freud and Karl Abraham 1907-1925, 303-306
Auchincloss , E. L.and Samberg, , E. (2012), Psychoanalytic Terms and Concepts.. New Haven: Yale University Press.
Breuer, J. and Freud, S. (1893). On The Psychical Mechanism of Hysterical Phenomena. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume II (1893-1895): Studies on Hysteria, 1-17
Brierley, M. (1937). Affects in Theory and Practice. Int. J. Psycho-Anal., 18:256-268
Strachey, J. (1966). General Preface. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume I ( 1886-1899)
Jones, E. (1929). Fear, Guilt and Hate. Int. J. Psycho-Anal., 10:383-397
Jones, E. (2004). Freud: Hayatı ve Eserleri. (E. Kapkın & A. T. Kapkın, Trans.). İstanbul: Kabalcı Yayınları.
Freud, S. (1888). Some Points For a Comparative Study of Organic and Hysterical Motor Paralyses. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume I ( 1886-1899)
Freud, S. (1897). Draft N, May 31, 1897. The Complete Letters of Sigmund Freud to Wilhelm Fliess, 1887-1904, 250-252
Freud, S. (1898). Letter from Freud to Fliess, March 10, 1898. The Complete Letters of Sigmund Freud to Wilhelm Fliess, 1887-1904, 301-302
Freud, S. (1950). Project for a Scientific Psychology (1950 [1895]). The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume I ( 1886-1899)
Freud, S. (1898). Letter from Freud to Fliess, March 10, 1898. The Complete Letters of Sigmund Freud to Wilhelm Fliess, 1887-1904, 301-302
Freud, S. (1900). The Interpretation of Dreams. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume IV (1900)
Freud, S. (1901). The Psychopathology of Everyday Life. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume VI (1901)
Freud, S. (1905). Fragment of an Analysis of a Case of Hysteria (1905 [1901]). The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume VII (1901-1905)
Freud, S. (1905). Three Essays on the Theory of Sexuality (1905). The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume VII (1901-1905)
Freud, S. (1909). Analysis of a Phobia in a Five-Year-Old Boy. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume X (1909)
Freud, S. (1909). Notes Upon a Case of Obsessional Neurosis. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume X (1909)
Freud, S. (1914). On Narcissism. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XIV (1914-1916)
Freud, S. (1915). Instincts and their Vicissitudes. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XIV (1914-1916)
Freud, S. (1915). Repression. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XIV (1914-1916)
Freud, S. (1915). The Unconscious. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XIV (1914-1916)
Freud, S. (1917). Mourning and Melancholia. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XIV (1914-1916)
Freud, S. (1917). Introductory Lectures on Psycho-Analysis. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XVI (1916-1917)
Freud, S. (1924). The Economic Problem of Masochism. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XIX (1923-1925)
Freud, S. (1925). Negation. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XIX (1923-1925)
Freud, S. (1926). Inhibitions, Symptoms and Anxiety. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XX (1925-1926)
Freud, S. (1927). Fetishism. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XXI (1927-1931):
Glover, E. (1939). The Psycho-Analysis of Affects. Int. J. Psycho-Anal., 20:299- 307
Green, A. (1977). Conceptions of Affect. Int. J. Psycho-Anal., 58:129-156
Green, A. (1999). The Fabric of Affect in the Psychoanalytic Discourse. (A. Sheridan, Trans.), The New library of psychoanalysis (Vol. 37). Londra ve New York: Routledge. 
Jacobson, E. (1971). Depression: Comparative Studies of Normal, Neurotic, and Psychotic Conditions. New York: International Universities Press.
Laplanche, J., & Pontalis, J. B. (1973), The Language of Psychoanalysis, . New York/London: W. W. Norton.
Moore, B., & Fine, B. D. (1968), A Glossary of Psychoanalytic Terms and Concepts. New York: American Psychoanalytic Association.
Paris, M.L. (2000). ‘Mourning and Melancholia’. Int. J. Psycho-Anal., 81(4):667-686
Psike İstanbul Psikanaliz Terimleri Sözlüğü, İstanbul Psikanaliz Eğitim Araştırma ve Geliştirme Derneği http://www.psikeistanbul.org/psikanaliz-terimleri-sozlugu (ET: 27.12.2018) 
Rapaport, D. (1953). On the Psycho-Analytic Theory of Affects. Int. J. Psycho-Anal., 34:177-198
Rapaport, D. Gill, M.M. (1959). The Points of View and Assumptions of Metapsychology. Int. J. Psycho-Anal., 40:153-162.
Skelton, R.(Ed.). (2006). The Edinburgh International Encyclopaedia of Psychoanalysis.Edinburgh: Edinburgh University Press
Winnicott, D.W. (1945). Primitive Emotional Development. Int. J. Psycho-Anal., 26:137-143