Psikosomatik Metapsikolojide Duygulanımın Yeri

Duygulanımın Psikosomatik Yapısı

            Freud, Psikanalize Giriş Dersleri’nin 25. Dersi olan “Kaygı” bölümünde, “Ve dinamik anlamda duygulanım nedir? Her durumda son derece bileşik bir kavram. İlk etapta bir duygulanım, motor sinir sisteminde bir dağılmayı ya da boşalmayı ifade eder. İkinci olarak, belirli duyguları içerir. İkincisi iki türlüdür. Bu duygular motor hareketlerin sonucunda oluşan algılar ve haz ve hoşnutsuzluk hisleridir ve bahsettiğimiz gibi duygulanıma esas özelliğini verirler. … Bütün ögeleri ile duygulanımı bir arada tutan çekirdeğin belli ve önemli bir yaşantının yenilenişi olduğunu görüyoruz. İlgili yaşantı, bireyin değil ırkın geçmiş yaşantısına yerleştirilmesi gereken bir yaşantı olabilir. (Freud, 1917, sf 395-396 ) Yazara göre bu yoğun tanımdan üç önemli olgu çıkarımlanabilir.

  1. Duygulanımın ruhsal ve bedensel fenomeni arasında yapılan ayrım: Burada Freud, duygulanımın hem bedensel bir olgu olduğuna aynı zamanda da ruhsal bir olgu olduğuna işaret eder ve duygulanımın bedensel görünümleri ile ruhsal görünümleri arasında bir ayrım ortaya koyar.
  2. Ruhsal Fenomenin içerisinde yapılan niteliğe sahip olan ve olmayan duygulanımlar arasında ayrım : Freud, motor eylemin sonucu olan duygulanım ile direk haz ve hoşnutsuzluk duyguları ile ilişkili olan duygulanım kavramı arasında ayrım yapar. Green, için bu ayrım, duygulanımın bilinçdışı seviyesine yapılan üstü kapalı bir göndermedir. Burada yapılan ayrım bilinçdışında kelimeye dökülemeyen (“Bu somatik ifadeye de bilinçli deneyime de indirgenemez. Fakat belki bilinçdışı Benliğin algısı olarak kavramsallaştırabilir.”) ve bilinçdışı benlik tarafından ayrılan ayrım ile tasarıma bağlanabilen duygulanım arasında ayrımdır.

III. Freud, ilk olarak  boşalım daha sonra duyguları içerir diyerek hiyerarşik bir ayrıma gitmektedir. (“ İlk etapta bir duygulanım, motor sinir sisteminde bir dağılmayı ya da boşalmayı ifade eder. İkinci olarak, belirli duyguları içerir.” (1916–1917, s. 395).) O halde, Freud’un duygulanım anlayışında somato-psişik bir fenomenin varlığı sezilebilir. Bu yapının biri somatik diğeri ruhsal olmak üzere iki kutbu vardır ve duygulanımın iki hedefi olduğu çıkarımı yapılabilir. Duygulanımın gideceği kutubun seçiminde ise benlik yapısının kalitesi ve daha genel olarak zihinsel işlevin kalitesi etkili olacaktır. 1926’da yeni kaygı kuramında Freud iki tür kaygı belirtir. Travmatik olayın doğrudan etkisi ile oluşan kaygı ile diğeri ise böyle bir olayın gerçekleşeceğine dair sinyal ile oluşan kaygıdır. Bu zihinsel işleyişin dinamik ve ekonomik farklılaşmasını gösteren bir örnektir. Erken tarihlerde yapılan güncel nevroz ve aktarım nevrozu farklılaşması değerlendirildiğinde, güncel nevrozda zihinsel işlevlerin haz ilkesinin egemenliğinden uzaklaşmayı ve duygulanımın beden ve somatik ifadelerle kendini gösterdiğini, psikonevrozlarda ise ruhsal eylemler haz ilkesi tarafından yönetilir ve duygulanım ruhsal farklılaşmanın değerini elde ettiğini ifade edebiliriz.

Psikosomatikte Kuramsal Çıkarımlar

            Freud, ilk dürtü kavramında, duygulanım kotası kavramını, düşünsel temsil veya nesne temsilinden ayırır. 1915’in metapsikolojisinde, bu unsurların her biri kendi özel akibetlerini takip eder. Duygulanım üç farklı değişime maruz kalabilir: bastırma, kaygıya dönüşme ve başka bir duygulanıma dönüşme. Bu metapsikolojik duygulanım kavramı Ferenczi tarafından organ nevrozu tanımında ve daha sonra da psikosomatik hastalıkların psikodinamik tanımının kuramsal ve doktrinsel çizgisini yapan Alexander tarafından ele alınacaktır.

            İkinci yerleştirme kuramıyla birlikte duygulanım artık temsile karşıt birincil bir şey değil, dürtüden kaynaklanan bir şey olur ve dürtünün ruhsal temsili olarak kavramsallaştırılır.  Green “Duygulanım ve Tasarımı birbirinden ayırmak ya da ayırmamak” adlı makalesinde açıkça gösterdi ki ikinci topografya bağlamında, ruhsal yaşamın başlangıcında duygulanım ve tasarım farklılaşmamış olarak bulunmaktadır. Duygulanımın yeni kavramsallaştırması, psikosomatik hastalıklara teorik yaklaşımlara izin verir. 1967 yılında Marty tarafından yaratılan ilerici düzensizlik kavramı, hem duygusal boyut hem de temsil boyutla ilgili olan, ruhsal formülasyonların ortadan kaldırılmasını içeren büyük bir harekettir. Böylece, duygulanım ve temsiller aynı yazgıya maruz kalır: radikal bir olumsuzlama süreci.

            Psikosomatik klinik uygulama büyük oranda duygulanımın yazgısı ile belirlenir. En olumlu durumlarda, işlevsel düzenin semptomları tarafından temsil edilir ve kural olarak tersine çevrilebilir bir gelişime sahiptir. Duygulanımın bastırılması genellikle, ruhsal işleyişin merkezinde, temsil faaliyetinin korunumu ile birlikte ortaya çıkar. Somatik hastalıklarla temsil edilen en şiddetli durumların çoğunluğunda, duygulanımın olumsuzlanması, temsil ve düşünce faaliyetinin derinlemesine çarpıtılmasını da birlikte getirir.

Psikosomatik Hastalıklar Ve Duygu Ekonomisi

            Psikosomatik hastalık kavramı, psikolog analist James Halliday tarafından, Franz Alexander tarafından ABD’de yönetilen yeni psikosomatik hareketin içinde tanıtıldı. Somatik hastalıkları, duyguların işlevselliğindeki bozukluklar ile ilişkilendiren kuramsal bir anlayışa dayanıyordu.

Franz Alexander, psikosomatik tıp doktrinini, organ nevrozu kavramından yola çıkarak geliştirdi. Ferenczi:  Sıklıkla ortaya çıkan birçok hastalık, bir veya daha fazla fiziksel organın normal işleyişinde gerçek rahatsızlıklardan oluşsa da zihinsel olarak belirlenir. Bunlara organ nevrozları denir. Subjektif rahatsızlıkların yanı sıra objektif olmaları gerçeği, onları histeriden ayırır, ancak bir yandan histeriler ile diğer yandan bir dizi organik hastalık arasında keskin bir ayrım çizgisi çizmek mümkün değildir. Görüldüğü gibi, bu tanım ilk ve en önemli klinik ve nozokolojidir. Bir yanda organ nevrozunun varlığını histeriye, diğerinde ise organik hastalık ile ilişkilendirir. Fakat aynı zamanda, bu yeni varlığı psişik çatışmayla ilişkilendirdiği için, etyolojik de bir göstergedir.

            Burada, organik olan ile histeri arasında bir yerden bahsedilmektedir. Burada, Freud’un güncel nevroz dediği şeyi görmekteyiz. Güncel nevrozun, klinik olarak, depresif ve endişeli bir yapıdaki bozukluklarla ve doktorların fonksiyonel bozukluklar olarak adlandırdığı farklı organları etkileyen çeşitli somatik rahatsızlıklarla eşlik eden psişik bir organizasyon olduğunu hatırlatmakta fayda var. Freud, güncel nevrozun organizasyonu ile aktarım nevrozları ve özellikle de histeri arasında çok erken bir ayrım yaptı, ancak aynı zamanda, özellikle birleşim olarak, güncel nevroz ve savunma nevrozu arasındaki karışık formların önemini gösterdi ve Freud, her aktarım nevrozunun merkezinde, güncel nevrozun çekirdeği olduğunu çok erken dönemde belirtti. Güncel bir nevroz organizasyonunun metapsikolojik bakış açısıyla ayrımını belirleyen şeyin, ruhsal bedensel cinsel uyarılmaların ruhsallığa ve dürtü organizasyonuna giden yolunun kesilmesi olduğunu vurgulamalıyım

            Franz Alexander’ın etkisi ile Freud’un Güncel Nevroz anlayışı tıbbi yönde teorik bir sapma geçirdi; Birincisi, ima edilen nesne değişti. Freud’da bu dürtü iken Alexander’da bu  duygu oldu.   İkincisi, psikosomatik işleyişin dinamik anlayışındaki bir değişiklikti. Dürtünün yönelişi yerine, Alexander duyguları özerk sinir sistemine bağlayan bir süreç geliştirdi. Üçüncüsü, zihinsel işleyiş prensiplerinin üzerindeki bir değişiklikti. Freudyen sabitlik ilkesinin ikamesi olarak Alexander, fizyolojik homeostaz ilkesini kullandı.

            Bir fizyopatolojik ve tıbbi düzenin bu yeni temelleri üzerine, Alexander yeni bir psikosomatik hastalık sınıflandırması yapmıştır. Genel olarak konuşursak, psikosomatik hastalık, bir duygunun ya da bir grup duygunun psikosomatik yolunun işlevsizliğinden kaynaklanıyor gibi düşünmüştür. Bir duygu, belli çatışmalar nedeniyle psişik seviyede tekrarlayan bir şekilde bastırılırsa, bastırılan duygu sempatik sinir sistemi veya parasempatik yolun yollarından birinin yörüngesini izler ve bir organa veya organ sisteminin bir özelliğine ulaşır. Alexander buna dayanarak, psikosomatik hastalıkları sempatik ve parasempatik olmak üzere iki tipe ayırır. İlk grup migren, yüksek tansiyon, hipertiroidi, fonksiyonel kalp hastalıkları, osteoartiküler hastalıklar ve diyabet gibi hastalıkları içerir. Bu hastalıkların başlamasına yol açan psişik çatışmalar, düşmanca ve saldırgan duyguların bastırılmasını içerir. İkinci grup, normal koşullar altında organizmayı mücadele veya kaçış reaksiyonlarına hazırlayan belirli organ sistemlerine yönlendirilir. Mide ülserleri, sindirim bozuklukları, aynı zamanda astım atakları bu ikinci tip hastalıklara dahildir. Bu hastalıkların başlamasına yol açan psişik çatışmalar, bağımlılık gereksinimlerine ve nesnenin korunmasına bağlı özel duyguların bastırılmasını içerir. Psişik ve ilişkisel bir ifade bulmak yerine, pasifliğe gerileme yoluyla, bu duygular normal şartlar altında organizmanın kaynakların restorasyonundan sorumlu olan organ sistemlerine ulaşana kadar parasempatik yola doğru yönlendirilir.

            Psikosomatik Hastalıklar Ve Zihinsel İşleyiş Ekonomisi

            Alexander’ın bu kuramı, başta ruh beden ikiliğinin varlığı ve kesin etyolojik varsayımları nedenleri başta olmak üzere çeşitli nedenlerden dolayı Fransız okulu tarafından reddedilmiştir. Pierre Marty ve Paris Psikosomatik Okulu, iki teorik temele dayanan özgün bir kavramsallaştırma ortaya koymuşlardır: hastanın zihinsel işleyişinin psikanalitik değerlendirmesi ve zihin ile somatik sistemler arasındaki ilişkinin ekonomik boyutu.

            Psikosomatik gelenekte, duygulanımın yerini gösterebilmek için Marty’nin kaygı duygulanımı ele alışına bakmak gereklidir. Genel olarak, duygulanımın klinik nitelikleri, içinde geliştiği zihinsel işleyişin niteliğinden ayrılamaz. Marty için, psikosomatik, iki farklı zihinsel işleyiş seviyesine bağlı iki somatizasyon sürecine bölünmüştür. 1991’de yayımladığı son eserinde, Zihinselleştirme ve Psikosomatik’de, bunları şöyle tanımlamaktadır:

– Dürtü uyarmalarının ortalama bir öneme sahip olduğu, çok fazla birikmediği ve zihilselleşmenin iyi olduğu durumlarda,  kişi, çoğu durumda kendiliğinden geri dönüşlü olan somatik duygulanımlar yaşar

– İçgüdüsel ve dürtüsel uyarımların, zihinselleşmesi kötü olan bir kişide biriktiğinde, ise ağır somatik ilişkilerin başlangıcına tanık olma riski vardır.

            Bu nedenle, regresyon yoluyla somatizasyon süreci, genellikle ilerleyici düzensizlik yoluyla somatizasyon süreci ile zıttır.

 

Regresif Yol Boyunca Somatizasyon Süreci Sırasında Kaygı

            Regresif hareketler hem zihinsel işleyişi hem de somatik sistemleri etkileyebilir. Bu durumda, kişinin alışkın olduğu, kolayca geri dönüşlü olan ve tekrarlayan krizleri içeren somatik duygulanımların gelişmesiyle sonuçlanır. Bu hareketler bağlantılı oldukları saplantı noktalarından ayrılamazlar. Bu saplantıların, bedensel ve ruhsal düzeydeki en büyük işlevi, düzensizleştiren hareketin gidişatını engellemek ve kişiye yeniden yapılanma imkânlarını vermektir.

            Regresif yol boyunca somatizasyon sürecinde, kaygının etkisi görünebilir, ancak bunun zihinsel temsillerle ilişkilendirilmesi olasıdır. O halde biz nesne ile ilişkili kaygıdan söz etmekteyiz. Bu kaygı, ilgili ruhsal gerilemenin nitelikleri ve onunla ilişkili çatışmalar ile belirginleşir. Gerileyici bir somatik etki gösteren hastada kaygı kalitesinin tanımlanması ve aynı zamanda kendiliğinden yeniden yapılanma sırasındaki veya psikoterapötik tedavi altındaki karakterinin değerlendirilmesi psikosomatik uygulamada önemli bir öneme sahiptir.

İlerleyici Düzensizlik Yolunu İzleyen Somatizasyon Süreci Sırasında Kaygı

            Bu somatizasyon sürecinin özelliği, gerileme kapasitelerinin anlık ya da kronik olarak yetersiz olduğu kişilerde gelişmesidir. Zihinselleştirme ve sembolizasyon kapasiteleri genellikle gerici niteliklerle el ele giderken, kişiler ruhsal ayrıntılandırmada az ya da çok ciddi eksiklikler gösterir. Bu bağlamda karşılaşılan başlıca klinik formlar, yetersiz veya zayıf zihinselleştirilmiş karakter nevrozlarıdır.        

            Bu örgütlenmelere atıfta bulunarak, Marty zihinsel işleyişindeki düzensizlik (irregularity of mental functioning) kavramını geliştirir. Bu, hastalarda ruhsal detaylandırma ile ortaya çıkan ruhsal ifade biçimlerinden, davranışsal ya da somatik gibi diğer ifade biçimlerine ani geçişlerle ilgilidir. Bu anlara genellikle zihinsel temsil olmadan şiddetli ve yaygın kaygılar eşlik eder. Bu kaygılar ayrıca belirsiz bir huzursuzluk veya dağınık bir rahatsızlık hissi ile de çevrilebilir. Travmatik durumların bir sonucu olarak, düzensizleştirici hareket geliştiğinde, zihinsel ifadenin hareketsiz hale getirilmesi ve silinmesiyle kendini gösteren ruhsal işlevin kalitesinde hızlı dönüşümler, temel bir depresyonun gelişmesine yol açar. Temel depresyon ile genel psikosomatik işleyişin göreceli ve kırılgan bir ekonomik istikrarını sağlayan işlemsel bir yaşam durumu gelişir. Kaygılar daha sonra yoğunluğunu kaybeder hatta anlık olarak kaybolur. Etkili yardımın olmaması durumunda -genellikle psikoterapötik nitelikte- düzensizliğin devam etme, somatik sistemleri etkileme ve ağır etkilere yol açma riski vardır.

Zihinsel işleyişin kesintiye uğratan krizleri ve ruhsal yatırımların sürekliliği: 

            Zihinsel işleyişte bir kırılma veya kesinti olduğunda her zaman kaygının ortaya çıktığını görmekteyiz. Bu kaygının kalitesi, geliştirdiği ruhsal dokuya bağlıdır ve daima zaman faktörü ile ilişkilidir. Bu kesintiye uğrayan krizler genellikle zihinsel işleyişin ekonomik kaydındaki değişikliklerle ilişkilendirilir. Buna karşılık, ruhsal yatırımların sürekliliğinin yeniden başlaması düzenli olarak kaygıların zayıflaması, yaygın niteliklerinin nesne niteliklerine dönüşümü ve hatta nevrotik bir semptom içine entegrasyonu ile birlikte gider. Bu eğilim, özellikle, psikoterapötik tedavi sırasında gözlenebilecek ruhsal yeniden yapılanmalar ile ilgilidir. Aynı hastada iki çeşit kaygının bir arada olması istisnai değildir. Bu nedenle, zihinsel işlevlerde kesintiye uğrayan krizlerin ve ruhsal yatırımın sürekliliğinin kaygının niteliksel dönüşümü ile devam ettirilip ettirilmediğinin tespit edilmesi psikoterapiler için elzemdir. Marty’e göre bu süreci psikanalist yönetmelidir. Bu gereklilik, somatik bir hastalığın başlangıcı ve evriminin düzenli olarak, geçici veya kronik ruhsal eksiklikleri gösterdiği gözlemiyle bağlantılıdır. Psikosomatik tedavilerin amacı, hastanın ulaşması mümkün olan en uygun ruhsal işleyiş seviyesini belirlemesine veya yeniden kurmasına yardımcı olmaktır. Marty, teropatik ilişkiyi tanımlarken ”annesel işlevden psikanalize” ifadesini kullanır. “Terapistin anne işlevi”, hastanın hem sözel hem de sözel olmayan ruhsal hareketlerine olabildiğince eşlik etmeye ve analistin hastasıyla özdeşleşmesinin niteliklerine dayanır.

Psikosomatik Uygulamada Sessizlik

            Çağdaş psikosomatik uygulamada duygulanımla ilgili soruların kapsamı, düşünce tarzlarıyla ilgili sorularla yakından ilişkilidir. Bu nedenle, benim görüşüme göre, işlemsel durum, ileride tartışacağım nedenlerden dolayı sonrasında duygulanım yoksunluğu haline gelen tekil bir düşünce rahatsızlığıdır.

            Psikosomatik uygulamadaki sessizlik terimi ile hastanın söylemini yapılandıran ve kendini ruhsal olarak temsil edememesi ile karakterize olan bir dizi olaya atıfta bulunuyorum. Bu fenomenler duygulanımın emrinde, düşlemlere ve temsillere, aynı zamanda bedensel algılara aittir. Ayrıca, analistte, hastasıyla olan özneler arası diyalog sırasında, hastasının yerine temsil ve düşünceler üretmek zorunda kalmış gibi olağandışı bir temsil ve düşünce faaliyeti uyandırma özelliğine sahiptirler. Psikosomatik klinik deneyimdeki sessizlik, en yüksek derecede negatifin klinik deneyimidir. Sessizlik düz ve doğrusal bir şey değildir. Aksine, ruhsal bir güç ilişkisinin ürünüdür. Sürekli olarak otoriter bir zorunluluk olan içsel bir kısıtlama ile sürdürülür. Yarattığı fenomenleri haz ilkesinin ötesine yerleştirir. Burada ikinci bir nokta gereklidir. Bence bu sessizlik bir düğümden, birincil bir durumdan kaynaklanıyor. Bu düğüm durumu, duygulanım ekonomisiyle bağlantılı. Sadece kişinin sadece en canlı kısmı ile değil, aynı zamanda vücuttan gelen etkiler ile en yakın ilişkileri olan kısım ile de ilgilidir.

            İşlemsel işleyiş derecesi az ya da çok kapsamlı olan belirli sayıda somatik hasta ile analitik çalışmamdan yola çıkarak, psikosomatik uygulamada sessizliğin altında yatan psikolojik olayların teorik bir şemasını öneriyorum. Bu konudaki düşüncem, psikanalitik araştırmalarda yeni bakış açıları açan Freud’un bazı sözlerine dayanıyor.
Analiz sırasında hasta olarak tanıdığımız bir kişinin benliğinin, onlarca yıl önce, gençken, belirli baskı koşullarında dikkate değer bir şekilde davranması gerektiği gerçeği beni etkilemektedir. Genel ve biraz belirsiz bir şekilde, bunun ruhsal bir travmanın etkisi altında gerçekleştiğini söyleyerek, ortaya çıktığı şartları belirleyebiliriz. . . Bu başarı benlikte asla iyileşmeyen fakat zaman geçtikçe derinleşen bir çatlağın oluşması bedeli ile elde edilir. İki zıt tepkinin yarattığı çatışma, benliğin bölünmesinin merkezi noktası olmayı sürdürmektedir. “[Freud, 1940e (1938), sayfa 275-266

            Freud’un bu metinde kurduğu ilişkilere odaklanmak istiyorum, bir yandan, benlikte bir yarılma çekirdeği oluşumu ile diğer yandan çocukluk dönemindeki erken travmatik bir durumun belirlenmesi. Bu bağlantıların kurulması için, öne sürülen travmatik durumun, benlikte erken bir aşamada bir yarık yaratmak için yeterli bir belirleyici değere sahip olması gerektiği açıktır. Dahası, benlikteki bu ilk savunma mekanizmasının erken doğası gereği bastırmanın kurulmasından önce geldiğini söylemeye gerek yok.

İlk Travmatik Durum

            Başlangıçtaki travmatik durum, çok erken bir aşamada ve çocuk tarafından uzun bir süre yaşanan, öznenin inşasına yol açacak tüm psişik olayları başlatan bir durumdur. Aslında bu durum, benlikte birinci bir yarılma merkezi noktası oluşturabilecek tüm özellikleri sunar. Bu durum, annenin benliği tarafından çocuğun idinin fagositoz (yutulmuş?) hali olarak tanımlanabilir. Yetişkin hasta, seansları boyunca zihninin annesi tarafından nasıl istila edildiğini anlatır. Anne hayatta olduğunda, benliği direkt olarak disorganize edici etkilere maruz bırakan gerçek anne ile temas halindedir. Bir kadın hasta, annesini telefondan duyduğunda, annesinin sesinin tonunun vücudunda derhal acılı bir endişe hali yarattığını söyledi. Bu travmatik durumda söz konusu olan, kişinin mahrum bırakıldığı öznel bir psişik alanın yaratılmasıdır. Annenin bir geri çekilmesinin olmaması nedeniyle, Winnicott’un bahsettiği tüm hayal kırıklığı süreci çocuk için eksik kalmıştır. André Green’den, annenin geri çekilmesinin boş bıraktığı bu alanda, annenin olumsuz halisünasyonunun ve bir çerçeve yapının yaratılmasının gerçekleştiğini biliyoruz. Hastalarımızın depresyonda olan anneleri, çocuklarının gerçekten hayatta olduklarından emin olmak için çocuklarını sürekli algısal bir uyanıklık durumunda olmaya zorlarlar.

 Duygulanımın Negatif Halüsinasyonlarını İçeren Olgular

            Psikosomatik pratikte bu sessizlik ile ilgili en önemli nokta budur. Bu hastaların duygusal sessizliği beni her zaman şaşırttı. Bu hastaların, anneleri veya mevcut ortamdaki diğer kişiler hakkındaki şikayetleri nadiren gerçek duygulanımsal tezahürlere yol açar. Bir seans sırasında bir duygulanıma isim verdiğimde, bazen hastadan şu şekilde bir yanıt alıyorum. “Anlıyorum ama tam olarak kavrayamıyorum; Hiçbir şey hissetmiyorum. ” Gerçeği söylemek gerekirse, sorun daha karmaşıktır. Duygulanımın kompleksitesi içerisinde, düşünsel temsili veya kelimesi ile içgüdüsel yükü arasında bir kesinti olduğu görülüyor. Bir kadın hasta, bugünkü hayatındaki bir çatışmayla iç içe olabilecek olan öfkeyle ilgili olarak, öfke fikrine sahip olduğunu ancak öfke enerjisinden yoksun olduğunu söyledi. Bu yüzden, gerçekten de benliğin bilincinden men edilen, duygulanım kotası ve onun içgüdüsel kuvvetidir. “Hiçbir şey hissetmiyorum” kelimeleri, duygulanımın olumsuz halüsinasyonunu içeren bir fenomen olarak yorumlanabilir. Duygulanım ile ilgili sessizlik vardır. Analitik çalışma sırasında, genellikle bu sessizlikle karşılaşılırsa, analist hastasında eksik olan duygulanım ile ilgili zengin bir temsil aktivitesi deneyimler.

            Şimdi ilk travmatik duruma dönelim. Bu annesel fagositoz (yutuş) veya annesel “kolonizasyon” durumunun özelliklerinden biri, çocuğun annesinin ruhsal yaşamı için bir tehdit oluşturabilecek duygulanımların deneyimlemesinin yasak olmasıdır. Bu çocukların sık sık edep adap bilen, iyi kalpli çocuklar olduğu durum değil mi? Annelerine nazikçe davranırlar ve onun endişelenmesine neden olmazlar. Her iki kişi için de travmatik olan bu durumda çocuğun, birincil duygulanımsal ve içgüdüsel gerçeklik ile ilgili aklındaki somatik sınırda bir inkar işlettiğini varsaymak için bir gerekçe olduğunu düşünüyorum. Duygulanımın bu negatif halüsinasyonu veya somatik ve bedensel kökenli içsel algıların reddedilmesi, benlikte bir yarık yaratma sürecini başlatır ve bu nedenle Freud’un 1938’de varlığını öne sürdüğü yarılmanın merkezi temelini oluşturur.

İçsel Algıların Negatif Halüsinasyonunu İçeren Fenomenler

            Birçok hasta, bedenlerinden gelen algıların bilinçli benlikleri tarafından kabul edilmediğini söylerler. Vücutlarından gelenlerle savaşım içerisinde olmaları, onu nötralize etmeye çalıştıkları izlenimi vermektedir. Bazıları, uzun zamandır şikayet  etmemeye veya vücutlarından gelenleri bir tür küçümseme ile tedavi etmeye alıştıklarını söylüyor. Bu tezahürler, anoreksik veya melankolik hastaların diğer psikopatoloji alanlarını hatırlatır. Yine burada, bedeni ilgilendiren sessizlik, güç mücadelesinin ve çatışmanın sonucudur, bunun sonucu da bedenden neyin geldiğinin bilince ulaşamamasıdır. Burada, vücut bakımı haz için değil, sakinliğe ulaşmaya çalışmak için yapılır. Vücudun hem temsil hem de düşünce düzeyinde sessizliği empoze eden tüm bu olgular, negatif halüsinasyon fenomenleri olarak da yorumlanabilir.

Düşünce Zorlanımı

 Bu, hastanın müdahale edemediği bir içsel zorunluluğu yerine getiren “operasyonel” ve kalıcı nitelikte olan bir iç düşünce etkinliğidir.

Sonuç

Duygulanım, ruhsal çatışmalar ve organik hastalıklar arasında bir köprü kurmak için ilk kavramsal paradigmayı temsil ediyordu. Freudyen anlayışlara genişleyen somatik hastalıkların psikanalizi, zihinsel işleyişin bazı biçimleri ile somatizasyon süreçleri arasında ilişkiler kurmuştur. Bu bağlamda, dürtünün duygulanımsal temsilcisi, negatif çalışmasının ayrıcalıklı hedefi haline gelir ve çarpıklıkları, düşünce faaliyetini düzenli olarak etkiler.

 

Psikosomatikte Duygulanıma Andre Green’in Bir Yorumu: Psikosomatik ve Psikopatik Durumlar

            Burada kurduğum bağlantılar ve varsayımlar tartışmaya açıktır ve benden daha deneyimli kişiler tarafından sorgulanmalıdır. Fransız okulunun katkıları (Marty, Fain, de M’Uzan, David) bu hastalarıda temsilci unsurun yoksulluğunun, düşlemlerinin ekonomik ve işlevsel yetersizliğinin olduğuna dikkat çekti. Bu vakalarda duygulanım üzerine az şey yazılmıştır. Ancak bu yazarları inceleyen kişi sadece bilinçöncesi ve bilinçdışındaki temsil sorunsalı değil, duygulanımın da dikkat çekici özellikleri olduğunu fark edebilir.

            Bu hastalar ile ilgili deneyimim, bu hastaların duygulanımının minimal düzeyde yaşandığını göstermiştir.    Yıllarca süren analizlerden sonra, bilinçdışı temsil yapısı hastalar tarafından tanınmakta ve kısmen işlevlerinde (hayal, düşlem) tekrar kurulmaktaydı, öte yandan duygulanımın harekete geçmesi çok daha zordu. “En azından, bazı durumlarda, duygulanım, psikosomatik krizlerden çıkarılıyor ya da somatik ataktan sonra yapılan hipotezlerle tanınıyordu. “Bir somatik atak geçirdim, bu yüzden X’i kıskanmış olmalıyım.” Kısacası, söz konusu duygulanım hiçbir zaman bilince ulaşmamıştır; Duygulanım harekete geçtiği an, sadece somatik bir fırtınada ifade edilebilmektedir. Bu fırtınanın kendisi de bir duygulanımı nedenidir.  Cesaretin kırılması, üzüntü, her şeyi terk etme arzusu; benliğin yenilgisine, benliğin saldırıyı engelleyememesine, duygulanımı meydana getirmeme yoluyla duygulanıma hakim olma amacında başarısızlığa işaret eder. Burada sorunlu olan şey, bu psiko (duygulanım) -somatik (uygun) dönüşümdür.

             Histerinin aksine, bu hastalarda arzu ile semptom arasındaki bağlantının histerik dönüşümden daha gevşek olduğunu gözlemledim. Kişi, semptomlara sembolik değer verme riskini alabilir, ancak buna etki ve duygulanım eşlik etmez. Yani yorum, entelektüel bir düzeyde, duygusal bir eştını olmadan kabul edilecektir. Buna paralel olarak, aktarım, çok yoğun olmasına rağmen, şiddetle yadsınır. Analist, kişinin benliğin her yerinde var olan tümgüçlü hakimiyetini beden üzerinde yeniden tesis etmesine izin vermek ve semptomu ortadan kaldırmak için terapötik bir araç olarak algılanır. Bir kişi, bu tutumun beden ve duygulanımsal alan üzerinde bir yaşam ya da ölüm gücünü uygulayan annesel bir imago üzerindeki bir saplantı ile bağlantılı füzyonel hareketlerle el ele gittiğini tahmin edebilir. Analist (veya anne) ile ilgili bağımsızlık iddiası, annenin temsil ettiği içsel imagodan vazgeçmeyi reddetme ile el ele gider. İmge ve benlik birbirlerini tutsak olarak tutarlar. Herhangi bir ayrılma girişimi gibi herhangi bir aşırı yaklaşım düzensizce takip edilir. (The imago and the ego hold one another prisoner. Any excessive approach, like any attempt at separation, is followed by a fit.)

            Psikosomatiklerin krizleri (ya da bazıları),  dışarıya uygun hareket eden, içe yönlendirilmiş, otantik bir “eyleme vurma”yı temsil etmektedir. Asıl amaç, davetsiz misafirin (duygulanım) ruhsal gerçeklikten bir şekilde dışarı atılmasıdır. Bu beni psikosomatik ve psikopatik yapıları karşılaştırmaya yöneltir. Öyleyse, psikosomatik hasta, bedenlerine, psikopatların toplumsal gerçekliğe davrandığı gibi davranan, sadomazoşizmin bir şekilde sadece bilinçsiz değil, aynı zamanda ketlenmiş olduğu bir psikopat yapı gibi görünür.  Psikopatların, eyleme vurmaya yatkınlığı ve farkında olmaksızın dış nesnelere verdiği zarar sık sık vurgulanmıştır. Burada da, kişi eylemle tepki verme zorunluluğu ile karşı karşıyadır. Eylem, gerginliğin boşaltılması yoluyla psişik gerçeği kısa devre yapmak için tasarlanmıştır. Oldukça çarpıcı olan ve bu hastalarda gerçeklik prensibinin işleyişine dair şüphe uyandıran bir detaylı düşüncenin yokluğu ile gerçekleştirilir: Sosyal gerçeklik üzerinde sonuçlanabilecek olumsuz etkileri vardır sadece zevk prensibine uyuyor gibi görünürler. Onlar için sosyal gerçeklik, ruhsal gerçeklik karşısında aşırı yüklenmiştir, tıpkı somatiklerde bedenin, ruhsal gerçeklik karşısında aşırı yüklenmesi gibi. Bu hastalar hakkında beni etkileyen şey, belirli bir anlamlı kümelenme oluşturan nesnelerle (tek başına bir önemi olmayan) ilgili sahip oldukları tüketim ilişkisidir. Kendisini çaresizce eyleme atarak, kendilerini attıkları alanda bulunan nesneleri yutmaktadırlar. Kişi, bu hastalar için önemli olan şeyin, duygulanımın kendi yolunda gitmesine izin vermek değil, onları tek bir hareketle tüketmek olduğu düşüncesi olduğunu fark eder. Bekleyemezler ve fırtınalı, yıkıcı olan açlıklarını aldatamazlar. Eyleme vurma nihayetinde sonuç ne olursa olsun bir gerilim boşalımı yaratır. Bu nedenle, psikopatlar ruhsal gerçekliğin yüklenmesine izin vermemek için bedenlerin zarar veren psikosomatiklerle karşılaştırılabilir.

            Psikopatı sapkınlıktan ayıran bazı özellikler vardır. Nesne ilişkilerinin kopuk çizgisi, içselleştirilen nesnelerde dengesizlik, hayal kırıklığına tahammülsüzlük, ani ve farklılaşmamış tepkiler, duygulanımsal olgunlaşmamışlık, her şeyin kendisine borçlu olduğu hissi ve benliğin başkalarının kendisine yaptıkları hakkındaki sürekli şikayetleri – Psikopatların karakteristiği olan tüm bu özellikler, sapkınlıklara pek uygulanamaz. Sapkınlar, eğer gerçekten tek bir kategori olarak ele alınabilirlerse, bir anlamda, bu büyük ailenin aristokratları, büyük bir soyağacının rafine ürünleridir. Sapkının hazzı (jouissance), çocuğun çok yönlü bir sapkın olduğu söylenmesine rağmen hala bir gizem kalmaktadır. Bütün hazlar gibi, sapıkının hazzı da eylemdeki hazdır. Onun zaferi, bu hazzı halka duyurmaktır. Oysa ki, açığa çıkarmak için ihtiyaç duyduğu skandala rağmen gizlilik içinde kalmaya devam etmektedir. Yasa’yla ilişkisi, onu psikopatın durumuna bağlayan noktalardan biridir. Fakat psikopat nasıl sapkın olunacağını bilmez, Hazzın tadını çıkaramaz çünkü onu sapıktan ayıran fark, obur ile gurme arasındaki farktır. Sapık, çalışmasına son rötuşları yapar ve gerekli olan bir senaryoda kendi hazzını detaylandırır. Sapkınlık, düşlemin somutlaştırılması amacını taşır. Bu yüzden, bana öyle geliyor ki, sapkın davranışın eyleme vurulması, teatral bir performansın üretilmesini gerektiriyor. Sapık eylemde sapkın haz için gerekli olan bir teatral unsur vardır. En ciddi şekilde yapılan sapkınlık, sanatçı adına ve buna katılmak isteyenleri alayın damgası ile işaretlemiştir. Bilinmeyen kalması gereken bir tür şehvet oyunudur, çünkü sadece sapkın onun kölesine gülme hakkına sahiptir. Yasa, babanın arzusudur der Lacan. Bu, her şeyden önce, küçük suçları ağır şekilde cezalandırmaya çalışan bir ikiyüzlü bir baba gören sapkın için geçerlidir. Ve her annede, kutsal bir kadın süsü verirken kendisini utanmaz bir hazza götürmediği sürece, babasına köleleştirilmiş bir kötü kadın görür.

            Çocuk, masturbator oto-erotizmin yasak olduğunu keşfettiğinde, ebeveynlerin cinsel eyleminde, kendilerini düşleminde yücelttiği hazza bırakılırken, mümkün görünen tek intikam sapkınlıktır. Ancak bu intikam soğuk, zalimdir ve ona eşlik eden haz aşağılama ile damgalanır. Sapkın için, başarılı bir performans, genital cinselliğin tüm olanaklarını üstlenecek olan parça dürtülerden maksimum hazzı elde etmektir. Bu nedenle, sapkın olmayan kişinin yapamadığı şeyleri yapabilir (nevrotik veya iktidarsız olma pahasına ) ve aynı zamanda da, bütün nesne aşkına karşı uzatılmış organ zevkindeki engellenmemiş zevk talebine rağmen hazzında bir şey her zaman eksik olacaktır. Sapıkınların üstbenliği çok çelişkili görünse de, bir kere sapkın davranışın tamamlanmasıyla mağlup ve cezai yaptırımların erdemi nedeniyle de galip olmuştur, belki de istediği şey, cezalandırma olarak haz ve haz olarak cezalandırmadır. Bedensel ceza, yani Yasayı onu kastre etmeye davet etmek, Yasanın iki yüzlülüğünü göstermek içindir, çünkü yasayı uygulayan hakimlerde aynı cezalara tabidir. (Corporal punishment, inviting the Law to castrate him, that is, to manifest its hypocrisy as Law, since the judges might equally well be condemned to the same penalties, were they not protected by their office. )

            Bu bedensel haz ve bu bedensel ceza, bizi konvers ve sapkın yapılara daha da yaklaştırıyor. İkincisinde, bedendeki eylem ve gerçeklikteki eylem ruhsal gerçeklikle, bilinçdışında, bastırılmış olanda, katı sembolizasyon ile sıkı bir ilişkisi içinde kalır. Psikosomatik ve psikopatik yapılarda, buradaki bağlantı daha az kesin olsa da, buna tabi olan hiçbir şey algılanamaz ve bu şeyler bilinçdışına erişiminden tamamen kesilir. Böylelikle konversiyon ve sapkınlık, bilinçdışı yapılarla uyumlu bir çekirdek (histeri ve obsesif nevroz ile karşılaştırıldığında) oluşturur. Psikosomatik ve psikopatik yapılar ise bireyin bedenine ve sosyal durumuna zarar verebilecek ekonomik bir boşalma eğilimi gösteren enerjik boşalım durumlarını temsil eder. Kuşkusuz, bu sonuçlar için ödenen bedel, benlik tarafından hissedilen büyük korkunun kanıtıdır. Benlik, çarpıtmaları, zararları, işlevsizlikleri ya da önemli yoksullaşmayı kabul etmeye ve zengin bir duygulanımsal yaşamın, ya hep ya hiç tarzında işlevsel biçim de bir yaşam tarafından gölge düşürülmesine zorlanmıştır. Öyleyse, eleştirel ve kronik kişilik arasında bariz bir bölünme vardır. Son tahlilde, hem psikosomatik hem de psikopatın karakteristik özelliği, ruhsal semptomatolojilerin olmamasıdır: yani normalliği. Bu yüzden ilki doktorların elindedir, ikincisi ise avukatların..

 

Green, A. (1999). The Fabric of Affect in the Psychoanalytic Discourse (A. Sheridan, Trans.; 1st ed.). Routledge. https://doi.org/10.4324/9780203360057
Smadja, C. (2010). The place of affect in the psychosomatic economy*. İçinde Psychosomatics Today. Routledge.