Taklit Edilen Kimliklerle Yaşamak Zorunda Kalmak; “Mış Gibi Kişilik”
Taklit Edilen Kimliklerle Yaşamak Zorunda Kalmak; “Mış Gibi Kişilik”
İbrahim DENİZ
Psikoterapi uygulamaları alanında büyük etkiler yaratmış “-Mış gibi” (İng: As If) kişilik kavramını, Helene Deutch (1942) spesifik bir kişilik örüntüsü olarak tanımlamış, bu kişilik yapılanmasına sahip hastaların ruhsallığında olup bitenleri ve bu kişilerin çevre ile ilişkilerini betimlemiştir. Kavram ortaya konulduğundan itibaren pratisyenler tarafından benimsenmiş ve kullanılmaya başlamıştır. Kavramı bu kadar bu önemli yapan unsurların başında, özdeşim ve insanlar arası problemler ile karakterize olmuş belli bir patoloji grubunun betimlemiş olması gelmektedir. “-Mış gibi” kişilik günümüzde Borderline Kişilik Bozukluğu’nun özel bir türü olarak değerlendirilmektedir.
“-Mış gibi” kişilik Deutch tarafından, “bazı duygusal rahatsızlıkların psikanalitik gözlemleri ve bireyin, dış dünya ve kendi benliği ile ilişkisinin fakirleştiği ya da kaybolduğu bir dizi kişilik örgütlenmesi” olarak tanımlanır. Bu tanımda , “-mış gibi” kişiğe sahip kişilerin belli başlı özellikleri betimlenmektedir. “-Mış gibi” kişiliğe sahip hasta grubu bir tür “duygusal rahatsızlık” yaşıyordur ve bu duygusal rahatsızlık çeşitli formlarda görülmektedir. Bu rahatsızlık nesnelere gerçek bir dikkat ve ilgi vermemek gibi bir temelde şekillenmektedir. Bu yatırımsızlık bazen bireyin kendisi tarafından farkedilirken, bazen çevresi tarafından ya da psikoterapi ortamda fark edilir. Bazı durumlarda ise kişiye gayet normal gelen bir şekilde dış dünyaya yansıtılabilir. Bu kişilerin bir diğer özelliği depersonalizasyon yaşamalarıdır. Ancak bu hastalık grubundaki kişiler, çoğu kez depersonalizasyonun farkında olmamaktadır. Bu depersonalizasyon, kişinin kendi “asıl” karakterinden çok farklı davranmasında etkilidir. Bu hasta grubuna “mış gibi” kişilik denmesinin nedeni ise bu kişilerin nesneler (insanlar, hobiler, siyasi görüşler vb) ile tüm ilişkisinin içtenlik eksikliği içermesi ve kişinin gerçek karakter ile uyumsuz olması öte yandan görünüşte hiçbir sorun hissedilmeyerek bu karakter”-miş gibi” görünmesidir. Deutch bu durumu, “Bu teknik olarak iyi eğitilmiş ancak rolünü gerçek hayatta yaşanıyormuş gibi göstermek için gerekli kıvılcıma sahip olmayan bir aktörün performansına benzetir. “Mış gibi” kişilikleri, olduğu gibi davranmayan ya da dürtü ve duygularını bastıran kişilerden farklılaştıran şey, bu kişilerin “olunan ya da ilişkiye girilen ya da benzenilen şeye gerçek bir yatırım yapmamalarıdır. Bu grup, çevresi ile görünüşteki “normal” ilişki kurar gibi görünebilir ancak bu kurulan ilişkinin her zaman “bir sorun varmış gibi hissettiren bir eksikliği vardır. O halde bu noktada -mış gibi kişiliği; nesne yatırımının kaybolduğu, buna bağlı olarak duygusal rahatsızlığın ön plana çıktığı, kişiye normal gelen bir depersonalizasyonun eşlik ettiği, özdeşim sorunlarıyla çift taraflı bir ilişkisi olan bir “çocuk taklitçiliği” aracılığıyla dış dünya ile ilişki kurmaya çalışan bir kişilik örüntüsü olarak tanımlayabiliriz.
Yaşamla kurulan bu -mış gibi- bağ, kişiyi çevrenin istekleri ve arzularını benimsemesi ile şekillenen pasif bir tarza iter. İlişkinin başında bu tutum partnerleri için ödüllendirici olabilir. Partnerini kendisine adanmış ve kendisine iyi bir şekilde uyum sağlayan biri olarak bulur. Ancak daha sonra ortaya, bu kişilerle karşılaşanların sürekli sordukları soru ilişkilerinin üzerine baskı yapmaya başlar. Sorun ne?. Sorun, ilişkideki gerçek sıcaklığın eksikliği, yapaylık ve boşluk hissidir ve normal sağlıklı bir ilişki için bu katlanılamaz bir unsurdur. Ve bir kural olarak bu kişiler terk edilir. Bu kayıp sonrası kişi, sahte “-mış gibi” yoğun duygusal tepkiler verir ya da hiç bir şey hissetmez ve duygusal bir tepki vermez. Ancak ilk fırsatta eski nesne yenisi ile yer değiştir ve betimlenen bu ilişki prototipi, sürekli olarak hem romantik hem de diğer türlü ilişkilerde sürekli olarak tekrarlanır.
Duygusal yaşamda bu kişiler çok yoğun bir boşuk hissi ile karakterize olurlar. “Mış gibi” yapsalar bile iç dünyalarındaki gerçekliğe temas hissinin olmaması boşluk hissiyatı ile kişinin ruhsallığında kendisini göstermektedir. Bu bütünleşememezlik ve temassızlık kişilerin benliğinin güçsüzleşmesine neden olur. Bu kişiler sürekli olarak boş hissetmekten, bölünmüş hissetmekten ve gerçek hissetmemekten yakındığı depresif semptomlar gösterebilirler.
Duygusal yaşantıda göze çarpan bu gerçeklik eksikliği ve boşluk, ahlaki yapılanmada da kendisini gösterir. Ahlaki inanç ve değerleri derin bir bağlılıktan yoksundur ve gerçekten içselleştirilmiş değildir. İdealleri, inançları ve genel olarak ahlaki sistemleri, diğer kişilerin iyi ve kötü hakkındaki fikir ve inançlarının bir taklididir. İçsel boşluk ile mücadele etmek ve gerçek hissetmek için büyük sosyal gruplara üye olup onlardan birisi olabilirler ya da felsefi ya da dini bir inanca tutku ile bağlanmış gibi görünebilirler. Özdeşim aracılığı ile kendilik değerini kurmayı amaçlayan bu bağın sahteliği kısa bir süre sonra ortaya çıkar ve bir süre sonra tamamen zıt bir felsefeye inandıkları ya da başka bir sosyal gruba uyum sağladıkları fark edilebilir. Örneğin kişi daha önce hiçbir politik deneyimi olmamasına rağmen kişi sevgilisi sosyalist olduğu için koyu bir devrimci olabilir ve gerçekten tutkulu ve adanmış görülebilir. Ancak bu durumu “-mış gibi” yapan şey, bu yatırımın sahte ve kişiğin deriniyle gerçek bir bağ kurmamasıdır. Yakından bakıldığında yada biraz derinlemesine araştırıldığında bu fikirle olan bağının bir tür boşluk yaşantısının maskesi olduğu anlaşılır. İlişki bitince tüm devrimci fikirler de ilişki ile birlikte hiçbir şey olmamış gibi yok olur. Bu değişikliğin olması için, sevdiği ve taklit ettiği kişilerin değişmesi yeterlidir. Bu kişilerin bir diğer özelliği, kolay etki altına alınabilmeleridir. Bu karakter tipinin saldırganlıkla da belirli bir tarz ile ilişkisi vardır. Bu grup, saldırganlıklarını gizlerler ve onları gerçek anlamda deneyimlemekten korkarlar. Saldırganlıklarını pasiflikle, olumsuz bir iyilik havası ve birden kötü bir şeye dönüşmeye hazır cana yakınlık ile maskeler.
“Mış gibi” kişilik yoğun bir çocuksulukta kendini ifade eden duygusal gelişimini ve karakter oluşumunu bloke eden bir gelişimsel sürecin sonucu olarak değerlendirilmektedir. Katı bir şekilde kişiyi belirli bir şey”miş gibi” olmaya zorlayan ve sevgiyi bu şekilde veren ebeveyn stilinin etkili olduğu düşünülmektedir. Ayrıca bu kişilerin çocukluğunda idealize ettiği ebeveynleri ile ilgili hayal kırıklığa uğradıklarını ifade edilir. Bu kişiler yüceltme sürecininde derin bir rahatsızlık yaşamışlardır. Bu durum, hem çeşitli çocuksu özdeşimlerin tek bir bütünleşmiş kişilikte sentezlenememesine hem de dürtüsel süreçlerin tek taraflı, sırf entelektüel yüceltmesi ile sonuçlanmasından sorumludur. Bu kişilerin eleştirel yargı ve entelektüel güçleri mükemmel olsa da, kişiliklerinin duygusal ve ahlaki kısmı eksiktir.
Psikoterapide, bu kişilerin içindeki boşluk duygusu ve çocuklukta bütünleşmemiş parçalı kişiliğinin bütünleşmesi, bastırılan saldırganlığın çalışılması planlanır. Süreç içerisinde kişilerin gelişimsel travmatik durumların etkilerinin üzerinden gelerek kendi duyguları ve insan ilişkileri konusunda gerçek bir bağ kurmasını sağlamak hedeflenir.
Kaynakça;
Helene Deutsch (1942) Some Forms of Emotional Disturbance and their Relationship to Schizophrenia, The Psychoanalytic Quarterly, 11:3, 301-321, DOI: 10.1080/21674086.1942.11925501 Bahsi geçen makalenin Türkçe Çevirisi için;
Duygusal Rahatsızlıkların Bazı Türleri ve Bunların Şizofreni ile İlişkisi; Helene Deutsch (Çev.)