Oğul ve Baba – Peter Blos (Çeviri) – Psikolog İbrahim Deniz
Oğul ve Baba
Peter Blos
Son and Father (1984). Journal of the American Psychoanalytic Association, 32:301–324
Çeviren: İbrahim DENİZ
Bu makale, Peter Blos’un 1984 yılında Journal of the American Psychoanalytic Association dergisinde yayımlanan klasik psikanaliz çalışması “Son and Father” (Oğul ve Baba) adlı makalesinin Türkçe çevirisidir. Peter Blos oğul baba ilişkisini bu makalesinde, nesne ilişkileri teorisi çerçevesinde, Oedipus kompleksinin pozitif ve negatif görünümleriyle birlikte ele alır ve erkek gelişimindeki belirleyici dinamikleri psikanalitik açıdan derinlemesine inceler.
Bu sunumun başlığının da işaret ettiği gibi bu çalışmada kendimi nesne ilişkilerinin oldukça sınırlı bir yönüyle sınırlandıracağım. Bu konu, geniş kapsamlı sonuçlarının olması ve psikanalitik kuram içindeki hali hazırda tartışmalı ve belirsiz konumu nedeniyle kesin bir tanımlamaya karşı direnir. Seçtiğim konunun insan yaşamında son derece önemli bir yere sahip olduğu gerçeği , ne iknaya ve tanıklık gerektirmemektedir. Bu konuyu seçerken klinik ve kuramsal psikanalizdeki güncel bir eğilimi vurgulamaktayım. Makaleme, baba ve oğul arasındaki ilişki bağlamında hem güncel hem de tarihsel gelişmeleri kısaca özetleyerek başlayacağım.
Oedipus kompleksinin keşfi, onun yaşamdaki ve özellikle nevroz oluşumundaki belirleyici rolüne ve kompleksin karmaşıklığına dair giderek derinleşen araştırmalara yol açmıştır. Başlangıçta, cinsiyet kutuplaşması oedipal çatışma oluşumunda temel bir yapıyı temsil ediyordu; bu durum, günümüzde oedipal terminolojide pozitif ve negatif Oedipus kompleksinden bahsederken hâlâ ayırt edilebilir durumdadır. Kısalık adına bu metinde yalnızca “pozitif kompleks” veya “negatif kompleks” ifadelerini kullanacağım. Klasik tanımlara getirdiğim değişiklikler bağlamında, sunumumun bütününün, psikanalitik kuram içinde önermeyi amaçladığım katkıları etkili bir biçimde ileteceğine inanıyorum.
Dora vakası, oedipal dinamiklere ilişkin erken dönem görüşleri ile çağdaş görüşleri karşılaştırmamıza olanak tanır. Dora vakası, Freud’un (1905) pozitif komplekse atfettiği patojenik önemi ve Dora’nın yaşamı üzerindeki etkisini örneklendirir, öte yandan Freud aynı zamanda negatif kompleksin onun hastalığının kökeninde rol sahibi olduğuna dair kuşkusunu hatta inancını destekleyen bol miktarda kanıt sunmuştur. Bunu vaka çalışmasında negatif kompleksin rolünü kendi çalışmalarında (ss. 60-61) ve Fliess’e yazdığı bir mektupta (14 Ekim 1900) açıkça belirmesine rağmen klinik raporlardan anlayabildiğimiz kadarıyla Dora ile yapılan analitik çalışmada negatif kompleksin küçük bir rol oynadığını söylemişti. Klinisyenin, preoedipalitenin ve iki kompleksin dinamik etkileşimleri içinden birine ya da diğerine atfettiği patojenik değer derecesi ve türü genellikle vurgu veya önyargı meselesi olarak kalır. Günümüzde Dora vakasının ele alınışının aksine, preoedipal nesne ilişkilerinin patojenitesinin hemen hemen her vakada etkili olduğu kabul edilmekte ve yalnızca belirli bir nevrozun evrimsel tarihinde değil, aynı zamanda açıkça ve giderek artan bir biçimde analitik çalışmanın kendisinde önemli bir yer tutmaktadır.
Cinsiyetin kutupsallığı–oğul-anne, kız-baba– oedipus yapılanmasında en baştan beri hakim olmuş ve nevrotik çatışmanın etiyolojik formülasyonunda ağırlık kazanmıştır. Bununla birlikte, klinik gözlemler eşcinsiyetli (İng:isogender) erken nesne ilişkilerine giderek daha ikna edici bir önem atfetmiştir. Hiç şüphesiz, hem eşcinsiyetli hem de ötekicinsiyetli (İng:alogender) birliktelik yapılanmalarının, hem normal ve hem de patolojik gelişime ilişkin kuramsal formülasyonlarda eşit önemde olduğuna dair kabul zamanla ve bazen isteksizce gerçekleşmiştir. Bu tarihsel referans kulağa ilk geldiğinde temelsiz veya abartılı bir ifade gibi gelebilir, ancak pozitif kompleks ve bu kompleksin çözümünün, analitik yazında, negatif kompleksin doğal gelişimi ve çözümünden çok daha fazla ilgi gördüğünü inkar edemeyiz.
Erkek eşcinsiyetli nesne ilişkileri alanındaki gelişimin en erken evrelerinden başlayarak yapılan araştırmaların azlığı beni bu göz ardı edilen konuları incelemeye yönlendirdi.Analitik çalışmalarım beni, erken eşcinsiyetli deneyimlerinin yalnızca bebeklikte oğul-baba ilişkisine hakim olmakla ve onu biçimlendirmekle kalmayıp, aynı zamanda çocuğun ömür boyu kendilik ve nesne dünyasının oluşum sürecini de kritik biçimde etkilediğine ikna etmişti. Bu oğul-baba ilişkisinin karmaşıklığı, yeterince aydınlatılmamış olsa bile ilişkinin varlığı her zaman kabul edilmiştir. Freud, babanın oğlunun hayatında oynadığı karşıt rolleri tanımlamıştır.
Tanımı gereği oedipal baba, misilleme tehdidini harekete geçirerek, küçük erkek çocuğunun rekabetçi çabalarından, babayı öldürme ve ensest arzularından vazgeçmesine neden olan engelleyen ve cezalandıran babadır. Bu baba imgesinin eksik ve yanıltıcı olduğuna dair bir kuşku yoktur. Çünkü bildiğimiz üzere baba aynı zamanda küçük oğlunun kendilik iddiasını tanır ve ortaya çıkarır; oğlu tarafından taklit edilmek babayı gurur ve sevinçle doldurduğu gibi, küçük çocuğun fallik, narsisistik ve teşhirci coşkusu da aynı etkiyi yapar.
Freud’in ünlü bir yorumu, eski ve tanıdık bir alanı tekrar ziyaret ettiğimizi hatırlatacaktır: “Oedipus kompleksinin tarih öncesine gelince… O dönemin, çocuğun babasıyla duygusal nitelikte bir özdeşim içerdiğini biliyoruz” (Freud, 1925, p. 250). Erken dönemde yaşanan babanın koruması altında olma ve onun şefkatli sevgisini hissetme deneyimi, Boschvari bir korku ve tehlikeler dünyasında yaşam boyu devam eden bir güvenlik hissi olarak içselleştirilir. Erken dönem anne figürüne bedensel bütünlük duygusu bağlamında çok fazla özel bir rol atfedildiğini düşünmekteyim. Yetişkin erkeklerin analizinde, özellikle de bu baba imajı gerçekliğin etkisiyle değiştirilmediğinde, bu imajın kalıcı etkisini gözlemlemek için bolca fırsatımız olmaktadır. “Analistin ve analizin aşırı idealleştirilmesi”, babanın çocuğun yaşamındaki rolünü ilk iki yıl boyunca yansıtır (Greenacre, 1966). Analiz sırasında hastanın baba-illüzyonundan yoksun kalma tehdidi baş gösterdiğinde ortaya çıkan direnç, erken çocuk-baba ilişkisinin hayatı sürdürmede önemli etkisini doğrulamaktadır. Hasta bundan kolay kolay vazgeçmeyecektir. “… çocukluktaki çaresizliğin dehşet verici izlenimi, korunma ihtiyacını -sevgi yoluyla korunma ihtiyacını- ortaya çıkardı ve bu, baba tarafından sağlandı” (Freud, 1927, s. 30). Küçük çocuk aktif ve ısrarlı bir şekilde babasının onayını, kabulünü arar ve böylece derin ve kalıcı bir libidinal bağ kurar. Bazı sorular kendisini dayatır: Bu duyguların kökenleri nerede yatmaktadır? Nesne ilişkilerinin hangi aşamasında gelişirler? Bu negatif kompleksin ayırt edici duyguları hangi koşullar altında gözden kaybolur veya hangi dönüşümlere uğrarlar? Literatürden edinilen izlenim, negatif kompleksin pozitif kompleksin yükselişi ve ardından çözülmesiyle azaldığı veya başka bir deyişle, tam gelişmiş üçlü yapılanmanın salt yükselişinin negatif kompleksin çözülmesini veya dönüşümünü etkilediğidir. Elbette her analist durumun böyle olmadığını bilir. Ancak, yakın zamana kadar, bu özel türden eşcinsiyetsel bağlanmanın çözümlenmesi sürecine veya zamanlamasına çok az dikkat edilmiştir. Şu anda, bu yakınlığın niteliksel ve patojenik özgüllüğünün, oğul-baba ilişkisindeki değişmemiş bir süreklilikten kaynaklandığını ve bu ilişkinin kökenlerinin ikame yoluyla kurulan annesel bağlanmaya benzer bir bağlanmada yattığını söyleyebiliriz.
Çocuk analizinin keşfedilip gelişmesiyle birlikte psikanalitik uygulamanın ve dolayısıyla teori oluşumunun sınırlarının, özellikle de ruhsal yapı oluşumunun fiziksel olgunlaşmayla başladığı ve büyük ölçüde ilerlediği yaşamın iki dönemi olan bebeklik ve ergenlik dönemlerine doğru itildiği bilinen bir tarihsel gerçektir. Çocukların doğrudan ve detaylı gözlemi, ruhsal farklılaşma ve gelişimsel hareketlerle ilgili olarak zengin ve incelikli yeni ayrıntılar sağlayarak yeniden yapılandırma yoluyla ruhsal yapı oluşumu hakkındaki önceki bilgimizi doğruluk ve karmaşıklık açısından düzeltmiş ve değiştirmiştir. Bebeklik ve ergenlik dönemlerinin gelişimsel arazilerine yapılan bu keşif amaçlı seyahatler, psikanalizin genel bilgi birikimini zenginleştiren bulgular sağlamış ve sonuç olarak bilimimizin kapsamını genişletmiştir. Çocuk analizi ve gözlemleri ile birlikte, büyük ölçüde yetişkinlerin analizi aracılığı ile elde edilen çocukluk travmalarına ve nesne ilişkilerinin yeniden yapılandırılmasına, içselleştirme süreçlerine, psiko-seksüel ve benlik gelişimine dair bilgilere dayanmak yerine, bunları ilk oluşum aşamasında gözlemlemek ve büyümelerini takip etmek mümkün oldu. Daha önce büyük ölçüde çıkarım yoluyla bilinenleri bizzat gözlemlemek, bebeklik ve ergenlik dönemi gelişiminin daha kesin bir zamansallığı konusunda (gelişimsel dizilimi ve bunun zamanlamasını içeren) kavrayışımızı geliştirdi.
Psikanalitik bebek araştırmalarının ilk sonucu, preoedipal annenin belirgin şekilde ön plana çıkarak merkezi konum elde etmesi ve oedipalitenin yaşamın ilerleyen dönemlerinde ortaya çıkan ruhsal bozuklukların etiyolojik belirlenmesindeki önemini büyük ölçüde gölgede bırakması oldu. Preoedipal belirleyicileri genel olarak patojenik kökensellikte daha net bir şekilde ayırt etmemiz sayesinde, analiz edilebilirliğin sınırları ve ölçütleri daha keskin bir biçimde tanımlanmıştır. Bu noktada dikkat çekmek istediğim şey, erkek çocuğun yaşamında preoedipal babanın önemidir. Burada kendimizi henüz tam olarak haritalandırılmamış, ancak arayışımızı hangi yönde ilerleteceğimizi bilmemiz için yeteri kadar keşfedilmiş arazi hatlarına sahip bir bölgede buluyoruz. Bahsi geçen bulgular yalnızca bebeğin babayı tanıma zamanlamasına dair bilgimizi değiştirmekle kalmamış aynı zamanda ebeveyn taklidi, içselleştirme ve özdeşim süreçlerinin en erken aşamalarının daha keskin bir şekilde tanımlanmasını sağlamıştır. Çekirdek cinsel kimliğin daha erken bir döneme tarihlenmesi, psikoseksüel gelişime ilişkin birçok klasik psikanalitik ilkeyi bilimimizin arşivlerine göndermektedir.
Profesyonel hayatımın büyük bir bölümünü ergenlik sürecinin araştırılmasına adadım. Böylece ergenlik, klinik gözlemlerimin odağı haline geldi; bu gözlemlerimden türetilen kuramsal yapılar, yaşam döngüsünün ergenlik öncesi ve ergenlik sonrası aşamalarına doğru geriye ve ileriye yayıldı. Burada ergenlik dönemi araştırmalarıma atıfta bulunuyorum çünkü bu makalenin teması, bu gözlemlerden ve onların teorik çıkarımlarından yola çıkmaktadır. Bu sunumun özüne doğru ilerlerken, birkaç yıl önce ortaya attığım bir önermeyi ifade edeceğim. Erkek çocuğun gizil döneme girmeden önce pozitif kompleksinin çözümüne ulaştığı görüşünü iyi yerleşmiş bir kanaat olarak kabul etmekteyim, öte yandan, negatif kompleksinin nesne ilişkilerinin ikili evresinde kök saldığını ve ergenliğe kadar bastırılmış ve fazla değişmemiş bir durumda deneyimlendiğini varsaymaktayım (Blos, 1974). Gelişimsel açıdan bakıldığında, ikili ve üçlü pozitif ve negatif kompleksler arasında bir ayrım yapma gerekliliği ortaya çıkar.
Bireyin pozitif kompleksinin çözümü hangi yönde ilerlerse ilerlesin, bu başarının yansıması her zaman yeni bir yapı olan üstbenliğin oluşumunda görülür. Çift ebevenysel preoedipal belirleyiciler, nihai üstbenlik yapısında her zaman tanınabilir. Ancak görünüşte erkeksi üstbenlikte öne çıkan henüz içgüdüsel olarak çatışmalı olmayan, rekabet öncesine ait “iyi baba”yı idealleştiren bir aşamaya ait olan ikili kökenlerindeki baba ilkesinin baskın sesidir. Hem baba ve hem anne kompleksi bu düzeyde düşmanca bir libidinal çatışma içinde değil de az ya da çok tepkisel ve telafi edici şekilde işler. Haz ve hoşnutsuzluk olarak prototipik ikiye bölünmüş ebeveyn figürleri, doğası gereği içsel bir çatışmanın oluşmasını engeller.
Bu çatışma öncesi durum, acının dış dünyaya yani algının “ben-değil” alanına atfedilmesi ve hazzın zevk nesnesi de dahil olmak üzere “ben” deneyimine atfedilmesiyle daha da pekiştirilir. Bu filizlenen duygulanımsal farkındalık içinde kendiliğin ortaya çıkışı gerçekleşir. Bu sürecin öncüleri bebeklik döneminin erken zamanlarından itibaren gözlemlenebilir; oedipal dönemin sona ermesiyle birlikte ruhsal yapıda organize olur ve stabil hale gelir. Tüm bunlar iyi bilinen psikanalitik bilgilerdir. Aynı zamanda, karmaşık yapının pozitif ve negatif bileşenlerinin birbirinden ayrılmaz şekilde iç içe geçtiği, ancak yine de sürekli iniş çıkışları esnasında birinin diğerine ağır basması veya baskın olması ile diğerinden ayırt edilebildiği de iyi bilinmektedir. Erkek çocukta ayırt edici süreçlere paralel olarak -öne sürdüğüm gibi- negatif kompleks, gizil dönem öncesinde pozitif kompleks kadar radikal bir dönüşüme uğramaz. Başka bir deyişle, kesin ruhsal yapıya dönüşümü ergenliğe kadar ertelenir.
Cinsel olgunlaşmanın başlamasıyla birlikte, kesin ve geri döndürülemez cinsel kimliğin biyolojik zorunluluğu ortaya çıkar; bu zorunluluğun bir katsayısı olarak sosyal, bilişsel ve kendilik temsillerine dayanan yan kimlikleri ayırt edebilir, gözlemleyebilir ve tanımlayabiliriz. Eşzamanlı evrimleriyle gizil sonrası kişiliği oluştururlar. Bu ruhsal yeniden yapılanma süreci ergenin hayatının her alanını etkiler ve negatif kompleksin kesin çözümünü kuvvetle destekler. Erken dönem çalışmalarında, saptırma, dönüştürme ve yer değiştirme yoluyla görünüşte önceden belirlenmiş bir tarzda aile dışı heteroseksüel nesne bulmaya yönelen pozitif kompleksin yeniden canlanması olarak beliren şey, klinik değerlendirmemde ve anlayışımda giderek büyük ölçüde savunmaya yönelik bir işlev karakterini kazandı.Burada, erkek çocuğun, boyun eğme, kendilik-iddiası ve babanın ihtişamını paylaşma arasında gidip gelen ikili baba ilişkisinin, ergenliğin ortaya çıkması ile birlikte cinsel alana çekildiği gerçeğini göz önünde bulunduruyorum. Regresif çekiş, cinsel kimlik iddiası tarafından dengelenir. Bu savunma, ergenlikte çatışmalarında doruk noktasına ulaşan çocuğun negatif kompleksinin yeniden canlanmasının ardından harekete geçtiğini giderek daha fazla fark ettim.
Bahsettiğim savunmacı hal geçici niteliktedir ve ergenliğin sonunda negatif kompleksin kesin çözümüyle birlikte ortadan kalkar. Bunun tüm hikâyeyi anlatmadığının tamamen farkındayım, öte yandan burada kasıtlı olarak bana olgun erkek nesne ilişkilerinin ve olgun kendilik gelişiminin ihmal edilmiş bir evresi gibi gelen bir fenomeni vurguluyorum. Erkek ergenliğine ilişkin bu özgül cinsellik anlayışı analitik gözlemle daha fazla netlik ve inandırıcılık kazandı; zira aşırı ve zorlayıcı heteroseksüel aktivitenin ya da tam tersine heteroseksüel eylemsizlik veya edilgenlikten kaynaklanan kaygı uyanışının, negatif kompleksin çözülmesiyle belirgin şekilde azaldığı görülmüştür. Bu çatışmanın azalmasıyla, farklı bir niteliğe sahip olan bir tür heteroseksüel bağlanma davranışının ortaya çıktığını fark ettim; buna bağlanmanın savunmacı doğasının ortadan kalktığı ve partnerin bir bütün bir insan olarak benzersizliğinin tanınmasını ve takdir edilmesini mümkün kılan olgun (veya daha olgun) bir aşk ilişkisi olarak atıfta bulunuyoruz. Cinsel olarak olgun partnerler arasındaki olgunlaşmamış bağın savunmacı niteliği giderek ortadan kalktığında, yetişkin kişiliğin oluşumu makul şekilde güvence altına alınmış olur.
Ergenliğin sona ermesi, yetişkin nevrozunun oluşumunda kritik ve katkı sağlayan bir evreyi oluşturur. Gerçekten de, gencin negatif kompleksini aşma konusundaki kalıcı yetersizliği, yetişkinlik hayatının belirgin ve kesin nevrozunun pekişmesine yol açar. Oedipus kompleksinin dinamik bir bütün olarak ergenliğin bitimine dek genellikle oedipus sonrası bir nesne ilişkileri düzeyine yol açmaması bağlamında düşünerek aynı şekilde erişkin nevrozunun yapısallaşmasının da ergenlik bitimine kadar tamamlanmış olarak düşünülemeyeceğini öne sürüyorum. Burada, ergenlik sürecinin—tamamlanmış ya da yarıda kesilmiş—duygusal olgunluğun nihai kazanımı veya psikopatoloji üzerindeki kapsamlı sonuçları üzerinde ayrıntılı durmayacağım; bunun yerine sunumumun özüne daha da yaklaştıran yolda ilerlemeye devam edeceğim.
Az önce ana hatlarıyla açıklanan oedipal şemaya uygun olarak şunu söylemeye hazırım: oedipus kompleksinin tam olarak çözümü iki aşamalı bir şekilde ilerler: Pozitif bileşenin çözümü gizil dönemden önce gerçekleşir -aslında onun oluşumunu kolaylaştırır- buna karşılık negatif bileşenin çözümü ergenlikte, daha kesin olmak gerekirse, yetişkinliğe geçişi kolaylaştıran geç ergenlikte normal zamanlamasını ve normal seyrini alır. Bu şema, ergen erkek çocuğun babaya yönelmesinin -yükselen muhalefet ve saldırganlıkla savunmacı bir şekilde tezahür eden bu kaçışın- genellikle oğlun, karşı konulmaz bir şekilde çekildiği manyetik ve gizemli dişi karşısında, babadan gelecek olan koruyucu bir yakınlığa olan ihtiyacının yoğunluğu ve aciliyeti ile orantılı olduğu yönündeki analitik gözlemimle daha da karmaşık bir hal aldı. Bu dürtü kümelenmesi, çok sık ve çok kolay bir şekilde eşcinsellikle özdeşleştirilmektedir; bu tür basitleştirilmiş bir denklem, güçlü bir itiraz gerektirmektedir. Gözlemlediğimiz şey, erkeğin özel olarak eşcinsellikle değil, genel olarak edilgenliğe karşı savunmacı mücadelesidir. Şu noktada, çocuğun oedipal baba ile olan rekabetçi ve karşıtlık içeren mücadelesine dair bazı iyi bilinen ve ilgili gerçekleri bir kenara bırakmış olduğumun farkında olduğumu eklemeliyim. Ne de olsa ergenlik, etken ve edilgenin evrensel kutuplarının çatışma halinde olduğu ve Prometheus ölçüsünde nihai mücadeleye tutuştuğu yaşam evresidir. Ergen erkek çocuğun analizi sırasında, bu çift yönlü savunma mücadelesi—teslimiyete ve edilgenliğe olduğu kadar kendilik-iddiasına ve baba katline karşı—açıklığa kavuşturulması zorunludur. Bu ikilemin tedavide nasıl ortaya çıktığını ve aktarımda nasıl canlandırıldığını, klinik bir bölümle örneklendireceğim.
Geç ergenlik dönemindeki bir erkek çocuğu, bir süredir özellikle babasına yönelik şiddet içeren davranışlarına ilişkin yorumlarıma, ebeveynlerinin tarafını tuttuğumun ve ebeveynleri hakkındaki suçlayıcı ve aşağılayıcı yorumlarını ahlaksızca bulduğumun ve bunları akıl hastalarına özgü davranışlar olarak gördüğümün kanıtı olduğunu düşünerek tepki gösteriyordu. Bu tepki paranoyak boyutlara ulaşmıştı. Onun aktarım içindeki eyleme vurmalarını yorumlamaktan kaçındım çünkü tekrarlanan yorumların sıklıkla inandırıcılığını yitirdiğini biliyordum. Şimdi anlatacağım seansta, hasta oldukça ajite bir durumda onu babasına karşı durmaktan korkan çaresiz ve zayıf bir çocuk olarak gördüğümü düşündüğünü söyleyerek beni suçladı. Açıkça benimle kavga çıkarmaya ve kendi tarafını ise savunmaya çalışıyordu. Bağırma atağının kontrolden çıkmak üzere olduğunu görünce, ona yüksek ve kararlı bir sesle, aklımdakileri tahmin etmeyi bırakmasını ya da gitmesini söyledim. Sert çıkışı birden kesildi; sakin ve düşünceli hâle geldi. Uzun bir sessizlikten sonra sessizce dedi ki: “Dün gece gördüğüm bir rüyayı yeni hatırladım. Babamla güreşiyordum, kavga değil, sadece güreş. Aniden geliyor gibi hissediyorum — kontrol edemiyorum — panikliyorum ve bağırıyorum: “Hayır, hayır — Seninle barışmak istemiyorum!” Bu sözleri tekrar tekrar, giderek daha umutsuz bir halde tekrarlıyorum. Orgazmı durduramıyorum. Geliyorum.” Bu rüyanın hatırlanmasından sonra ne hasta ne de analist, çocuğun erken ve orta çocukluğunda nadir görülen bir olay olan oğul ve babanın sportif şakacılığını tanımakta zorlanmadı. Babamla neredeyse hiç oyun oynamazdım. “O, orada değildi – özellikle de annemden korktuğum zamanlarda. Onu yeterince görmedim – veya belki de annemi gereğinden fazla görerek – onu ne kadar özlediğimi anladım.” Rüya, oğlun teslimiyete karşı öldürücü bir savunması ile erkekliğinin babasal onayına yönelik tutkulu bir özlemi arasındaki mevcut mücadelesini yansıtıyor. Geçmişinin paranoyak dolaylı etkileri, ergenlik yaşamının mücadelesi içinde incelenerek genç adamı preoedipal baba fiksasyonundan kurtardı ve onun oedipal düzeye ilerlemesini kolaylaştırdı. Bu gelişimsel ilerlemeyle birlikte, zorlantılı ve savunmacı “seks yapma” ihtiyacı, cinsel olduğu kadar kişisel, duygusal ve romantik nitelikte bir ilişki kurma arzusuna ve bu yönde gelişmekte olan bir kapasiteye yerini bıraktı.
Analitik gelişim teorisi tartışmasına dönecek olursak, ergenlik çağındaki erkek çocuğun babaya yönelik libidinal bağlanmasına ilişkin ilk görüşlerimde üçlü ilişkiye atfettiğim unsurların çoğunun ikili evreye aktarılması gerektiğini kabul etmeliyim. Başka bir deyişle, negatif kompleksin babası içsel olarak preoedipal dönemin babasıyla kaynaşmıştır. Yukarıda özetlendiği gibi, ergen erkek gelişimsel bir süreklilik içinde ele alındığında, ikili aşamanın babaya yönelik gerileyici çekişi belirginleşir. Ergen erkeklerle ve yetişkin erkeklerle yürütülen analitik çalışmamda bu düşünsel ve gelişimsel ayırım çizgisini izleyerek, preoedipal ve oedipal dönemin sevilen ve seven babasının (yani negatif kompleksin babasının), ergenliğin son aşamasında merkezi çatışma konuma yükseldiğine yönelik farkındalık edindim. Bu olguyla tanıştıktan sonra, bu fenomenin erkek ergenlik sürecinin normal bir bileşeni olarak her yerde bulunmasına alıştım ve bu aşırı tutkunun tezahürlerini anormal gelişim veya oedipal psikopatoloji alanına atfetmekten kademeli olarak vazgeçtim. Özellikle analitik çalışmada olduğu gibi duyguların gelgit akımlarının mikroskobik incelemesinden yola çıkıldığında gizil yıllarının görece sakinliğinin geçmesinin ardından eşcinsiyetsel libidinal dürtülerin kendisini yeniden göstermesi alışıldık olan bir gözlemdir. Bu dürtüler, ilk bakışta bir eşcinsel eğilimi veya yönelimi temsil etmez; bunun yerine, ergen erkek cinsel kimliğinin oluşumunun normal yolunda gittiğini doğrular. O halde gözlemlediğimiz şey, geçiş halindeki normal negatif kompleksin duygusal ve ifadesel tezahürleridir.
Loewald daha 1951 yılında, gelişimsel bir niteliğe sahip şu genel yorumda bulunmuştu: “Anneyle bütünleşme tehdidine karşı babanın duruşu başka bir tehlike tehdidi değil, aksine güçlü bir kuvvetin desteğidir.” Mahler (1955) bu bulguyu “bir babanın ya da anne ikamesi olan başka birinin istikrarlı imgesinin, on sekiz aylık gelişimin ötesinde hatta daha önce, çocuğu annenin yeniden yutma tehdidine karşı olan egosantrik aşırı duyarlılığını nötralize etmek ve etkisizleştirmek için faydalı ve belki de gerekli bir önkoşul olduğu [italikler eklendi]” şeklinde ifade ederek doğrulamıştır. Elbette, her iki ifade de eşit ölçüde erkek ve kız bebeğe atıfta bulunur. Özellikle ikili dönemde bebek ve baba arasındaki erken ilişkinin gelişimine dikkat çeken bir psikanalitik araştırmacı ve klinisyen de Abelin’dir (1971, 1975; Panel, 1978); Ross (1977, 1979), küçük çocuğun başlangıçtan erken şekillendirici yıllara kadar gelişiminde babanın rolüyle ilgilenen literatür üzerine kapsamlı bir derleme yazmıştır; ve Herzog (1980) bu alanda özgün araştırmalara katkıda bulunmuştur.
Tartışmalarımın merkezine dönersek, şimdiye kadar ergen erkeklerle yaptığım analitik çalışmanın sonucu olan iki kuramsal önerme sundum. Bir sonraki adım olarak, bunları psikanalitik kuramın bütününe, gelişim şemasına ve nevroz oluşum dinamiklerine entegre etmeye çalışıyorum. İlk önerme, yukarıda belirtildiği gibi, negatif kompleksin nihai çözümünü ergenliğe atfederek, oedipus kompleksinin çözümünün iki aşamalı bir ilerleme izlediğini ima eder. Diğer önerme ise, ergenlik döneminde genellikle oedipal babanın canlanmasına atfedilen pek çok şeyin, kökeni ve doğası açısından, daha çok ikili dönemin preoedipal baba imgesi ile ilişkilendirildiğinde daha verimli bir şekilde anlaşılabileceğini belirtmektedir. Böyle bir önermenin kayda değer bir verilerle ikna edici olmasını gerekir.
Bu noktada, ikili dönem ile üçlü dönem arasındaki oğul-baba ilişkisinin farklılaşmasına dair bir ayrımın —geçici ve eksik bile olsa—yapılması hoş karşılanmalıdır. Preoedipal baba, erken dönemin annesinden bebeksi bağlanma duygularının önemli bir bölümünü, iyi ve kötü nesne ayrımını da içerecek şekilde devralır. Eğer baba bu aşamada yalnızca annenin basit bir yedeği olarak hizmet ederse, ilişkinin patojenik hale gelmesi beklenebilir; ancak baba, oğlu tarafından farklı şekilde algılanır ve kullanılırsa, çocuğun gelişmekte olan kişiliğinin sağlıklı bir genişlemesi ve zenginleşmesi gözlemlenebilir. Baba, yaşamın erken döneminde, küçük erkek çocuk için fiziksel varlığında karizmatik bir nitelik varsayar; bu, anneninkilerden farklı bir takım yapısal eğilim ve bedensel tepkisellik gösterir. Babanın veya annenin bebeği nasıl tuttuğu veya onunla nasıl oynadığına ilişkin nitelik, bahsettiğim farklılık veya eşitsizliği güçlü bir şekilde ortaya koymaktadır. İkili dönemin babası, gerçekten de annesiyle birlikte bireyselleşme sürecini harekete geçiren ve sonunda oğlu için yaklaşma alt aşaması sırasında çekici gerilemeden ve tehdit edici yeniden yutulmadan kurtarıcı olan bir kolaylaştırıcıdır (Mahler, 1955). Bu baba, yani ikili baba, hiçbir zaman tam anlamıyla simbiyotik bir ortak olmamış olması nedeniyle “kirletilmemiş” olarak nitelendirilir. O, erken nesne ilişkilerinin farklılaşma sonrası, çiftdeğerlilik öncesi, idealize etme aşamasına aittir. Kıskançlık gerçekten belirgindir ve toplam nesne sahipliği arayışı da öyledir. Öte yandan, oğlun babaya dönüşü henüz cinsel kıskançlık, baba katli çatışması ve misilleme kaygısından etkilenmemiştir ve bunları içermemektedir. Bu coşkusal uyumsuzluklar oedipal dönemin babasına aittir. Negatif kompleksin ergenlik dönemindeki gecikmeli çözümüne dair bu fikir, bahsi geçen duygusal coşkusal çatışmanın her erkek ergenin analizinde oynadığı etkileyici rolü fark etmem dolayısı ile zihnimde belirginleşti.
Bir analiz seansında, erkek ergenin onun kaygısız, çatışmasız ve zamansız halini yorumladığımda, ergen beni dinlerken içinde aniden kabaran bir mutluluk hissini hatırlayarak karşılık verdi. Küçük bir çocukken babasının çalışma odasında sessizce oturmasına izin verilen o değerli anları hatırladı. Analitik durumda, çocukluğunun ikili mutluluğunu yeniden deneyimledi. Bu anıya dair çağrışımlarını takip ederken, hayat boyu süregelen büyük başarılar ve şöhret arzusunun sadece babasıyla utangaçça girişilen ve erken terkedilen rekabetinden kaynaklanmadığını, daha temel olarak, babasının sevgisini tutkuyla arayışını, aslında onunla birleşme ve bir olma özlemini içerdiğini fark etti. Hasta bu içgörüyü aktarım yorumları aracılığıyla edindiğinde derinden etkilendi ve şöyle dedi: “Sanki babamın kollarında ilk kez kabul edilmek ya da sadece rol yapmaktansa gerçekten kendi hayatımın olması gibi geliyor.” Nevrotik çıkmaza neden olanın, aslında onun ikili bağ kurma ihtiyacı olduğunu fark ettim. Bu ihtiyaç da takıntısını aşma yönünde bitmeyen çabasında ona sadece sahte ya da samimiyetsiz eylemleri bırakıyordu.
Bu durumda ikili baba bağlılığı ve babanın büyüklüğünün paylaşımı yansıtma ve taklit düzeyinde takılmıştır. Hiçbir zaman özdeşim seviyesine kadar ilerleyemedi. O, çalışabilen babaya hayranlık duyuyordu; oğlu olarak ise yalnızca coşkulu beklentilerle harekete geçirilmiş bir şekilde telaşla meşgul olabiliyordu. Babasının beklentilerini karşılayamayacağı ve ona tatmin duygusu yaşatmayacağı konusundaki çaresizliği içinde, genç adam sonunda babasını, olağanüstü zekasını tam olarak kullanmaması ve büyük işler başaramaması nedeniyle eleştirdi; çünkü bu işler, dolaylı olarak, oğluna yani kendisine yansıma yoluyla umut ve güven sağlayacaktı. Hasta duygusal baba katılımı yönündeki farkındalığını şu sözlerle özetlendi: “Eğer bir gün bir şeyi veya birini tamamen bırakabilirsem -ki büyümek de zaten bundan ibarettir- önce babamla vedalaşmam gerekiyor.” Hastanın bu sözlerini şöyle ifade edebiliriz: “Preoedipal babama elveda.” Bu vakanın karakter patolojisi, zararlı, güçten düşüren, amaca yönelikmiş gibi görünen ama aslında eksik ve tamamlanmamış eylemlerden oluşuyordu. Hastanın az önce ana hatlarıyla belirtilen sorunlara ilişkin içgörüsü, analistin de—hatta belki hasta için ilk— dahil olduğu baba dizisi boyunca özdeşleşimlere doğru ilerici bir hareketi beraberinde getirdi. Hastanın ergenlik döneminde babanın idealizasyonundan vazgeçememesi, duygusal gelişimini çocukluğun son evresinde takılmasına neden olmuş, böylece yetişkinliğe geçiş eşiğinde nevrozunu pekiştirmiştir. Burada, ergenlik döneminde babanın idealleştirilmekten vazgeçilmesini, (deidealizasyonu), sembolik bir baba katli olarak ele almaktayım ve bu sürecin, kendiliğin de idealleştirilmesinden vazgeçilmesini harekete geçirerek erkek çocuğu özgür kıldığından söz etmekteyim.
Bu noktada, istemeden fazla ikilli bir tablo çizdiğimden –korkarım– ikili oğul-baba ilişkisinin betimine bir düzeltme getirmem gerekiyor. Burada tanıtılması gereken şey, babanın bebeği olan oğlu karşısındaki ikircikli duygularıdır; bu duygular, çocuğun masumane coşkusunun ve yaşama olan tutkusunun üzerine koyu gölgeler düşürür. Sevgi, gurur ve bağlılık babanın açıkça görünen duyguları olsa bile, olumsuz duygular ilişkiye sızar. Genellikle baba tarafından kabul edilmezler; bilinçdışı olarak kalırlar. Ancak bir dereceye kadar nötralize edilmezlerse, erken dönem oğul-baba bağlanmasının olumsuz yönde etkilenmesine neden olma eğilimindedirler. Haset, kıskançlık duyguları besleyen ve bebeğinin ölümüne karşı arzu duyan baba imgesi, bebek olan oğlu Oedipus’u vahşi doğada ölüme terk eden Kral Laius’un Yunan mitinde dramatik bir şekilde temsil edilir. Laius’un doğal olmayan eyleminin kahinin sesiyle başlamış olması bir erkek çocuğun doğumunun babada tetiklediği düşmanca duyguların her yerde bulunan tehlikesinden bahseder. Normal durumlarda babalığın uyandırdığı sevinç ve coşku dalgası altında önemsiz hale gelirler. Ross (1982), bu konuda ikna edici bir makale yazmış ve oğul-baba yapılanmasının bu özel bileşenini, her erkek çocuğun bir erkek çocuğun babası olduğunda karşılaşması gerektiğini düşündüğü bu fenomeni Laius kompleksi olarak adlandırmıştır.
Bu bağlamda iki hususa işaret etmek gerekir. İlki, oğlun babaya karşı geliştirdiği olağan karşıt tepkisel ve kendini dayatıcı duruş, edilgenliğe karşı bir savunma düzeneği olarak işlev gören bu tutumun içkin bir bileşenine atıfta bulunur. Bu dinamik açıklama, bastırılmış edilgenliğin analiz edilmesinin, örgütsüz ve örgütleyiciliği sekteye uğratan bu karşıt tepkiselliği, uyarlayıcı ve örgütlü bir davranış repertuarına dönüştürmesi ve bu dönüşümün seyri içinde istikrarlı ve ahenkli bir benlik duyumunu oluşturması gerçeğiyle güçlü bir destek bulur. İkinci husus ise, ‘seven ve sevilen baba arayışı’ olarak adlandırmayı önerdiğim temaya yöneliktir. Baba kompleksinin bu yüzü, ergenlik çağında, oğulun coşkusal hayatının her boyutuna sirayet eden libidinal bir ağırlık kazanır.” Erkek bebeklerde gözlenen bu özlemin niteliği Herzog (1980) tarafından “baba açlığı” ya da Abelin (Panel, 1978) tarafından “baba susuzluğu” olarak adlandırılmıştır. Terminoloji, her iki yazarın da baba-özlemi duygulanımının erken çocuklukta oral yapılanma içerisinde deneyimlendiği varsayımını ifade etmektedir
Oedipus kompleksinin çözümü, ergenlikteki preoedipal baba ilişkisinin çözümüyle nihai çözümlenmesine ulaşır. Bu ifade, oğlanın oedipal baba ile çatışmasının üstün önemini değiştirmez veya geçersiz kılmaz öte yandan erkeğin baba kompleksinin içsel bir bileşenine bir bütün olarak hitap eder. Klinik olarak, bu teorem sadece ergenlikle sınırlı değildir çünkü erkek yetişkinin analizinde çoğunlukla önemli bir rol üstlendiğini varsayar. Baba kompleksinin aşılmamış veya çözülmemiş olması gerçeği, tıpkı yarım kalmış bir ergenlik durumunda olduğu gibi, herhangi bir erişkin erkek hastanın nevrozu bağlamında patojen rolünü açığa çıkarır. Az önce özetlediğim teoremi orta yaşlı bir adamın analizinde ortaya çıktığı şekliyle göstereceğim. Babasına olan duygusal bağlılığı, babasının kendisine olan ilgisizliği ve babanın oğlunun kendi iradesine boyun eğmesi konusundaki uzlaşmaz ihtiyacı kadar aşırıydı. Hasta erkekliğe giden yolda, babasına karşı en ufak bir kendilik iddiası göstermesinin onu mirastan mahrum bırakacağı, yani terk edileceği, aç bırakılacağı ve kaybolacağı korkusuyla sarsılıyordu. Babasına duyduğu sevgi – ki aslında bu “baba açlığı”ydı – analiz sırasında ortaya çıktı ve kabul edildi. Gözyaşları ve hıçkırıklarla boğulan bir sesle, kekeleyerek: “O adamı seviyorum.” Bilinçli olarak, oğul tüm hayatı boyunca babasına içerlemiş ve ondan nefret etmişti. Analize girerken, şöyle ifade etti: “Bütün hayatım boyunca babamdan nefret edemem. Bu beni öldürüyor.” Son zamanlarda yaşadığı bir dizi kaygı nöbeti ve aşırı alkol tüketimine yönelmesi, bu işkence çeken adamı psikanalitik tedaviye getirdi. Babasından nefret etmesinin aksine, hakkında asla kötü şey söylenemeyecek olan annesine her zaman hayranlık beslemişti. Ancak negatif kompleksin analizinden sonra onu yeni bir ışık altında görebildi. Annesinin sevgi dolu doğası hakkında şüphelerini dile getirmeye başladı. Yanılsamalı olumlu kompleksini dikkatle incelediğinde, “hiç kucaklamamış veya öpmemiş olan” soğuk, yönetici bir bakım veren buldu. Hasta, babasından alacağı duygusal yakınlık arzusunun boşuna olduğu fark ettiğinde annesini bir madonna imgesine yerleştirdiğinin farkına vardı. Şimdi yetişkin oğul olarak şöyle diyebilirdi: “Babamı çok sevmiştim.” Sonrasında baba figürlerine kendini sevdirmeyi ve aynı zamanda kadınları kutsallaştırmayı da bıraktı. Bu değişikliklerle birlikte, bağımlılığı ortadan kalktı ve kadınlarla olan zorlantılı, yüzeysel ve rastgele ilişkilenmeleri de son buldu.
Analitik deneyimime uygun bir tamamlayıcı olarak, Freud’un kız çocuğunun oedipus kompleksini çözümlemesi hakkındaki sözünü hatırlıyorum. Kadın hastalarla yaptığı çalışmalarda, analitik çalışma derinleştikçe pozitif kompleksin önemini yitirdiğini, negatif kompleksin ise ön plana çıktığını fark etmişti. Oedipus kompleksinin analizi –ve Freud burada analize tabi tutulan pozitif bileşenden bahseder– bir çıkmaza girer. Freud (1924) şöyle yazar: “Bu noktada malzememiz –anlaşılmaz bir nedenle– çok daha belirsiz ve boşluklarla dolu hale geliyor.” (s.177). Bu karmaşık sorunun peşinde koşarken, preoedipal dönemin, kadınların duygusal gelişimi üzerindeki etkisinin, pozitif oedipal konumun etkisine eşit olabileceğini ve hatta onu aşabileceğini fark etti. Freud (1931) şöyle ifade eder: “… “Oedipus kompleksinin nevrozların çekirdeği olduğu tezinin evrenselliğini geri almamız gerekiyormuş gibi görünüyor.” Sonuç olarak, “bu düzeltmenin”, oedipus kompleksine kız çocuğun anneye olan özel bağlılığının negatif bileşenini dahil edersek ve kız çocuğun “negatif kompleksin hüküm sürdüğü bir dönemi aştıktan sonra” pozitif konuma ulaştığını fark edersek gerekli olmadığını belirtir.(s. 226).
Bu bağlamda dikkatimi çeken, erkek çocuğun olumlu kompleksinin oluşumunda ikili babanın kaderi veya daha spesifik olarak, olumsuz kompleksin kaderi, onun çözümü ve onun nörojenik değeridir. Bu yorumumun eşcinsellikle sınırlı bir bağlamdan çok daha geniş bir bağlama atıfta bulunduğu açıktır. Aslında, çocuğun üçlü yapılanmasının olumsuz kompleksi ile -nesne ilişkilerinin daha erken bir aşamasına ait olan- ikili baba kompleksi arasında ve ayrıca bunların bir erkeğin aşk hayatına ve kendilik duygusuna etkileri arasında bir ayrım yapmamız uygun ve klinik olarak desteklenebilir olacaktır.
Hemen eklemek isterim ki, pozitif komplekse ait kalıntılar veya saplantılar, erkek ergenliği boyunca her zaman düşündüğümüz kadar açık bir şekilde görünür durumdadır. Ancak, dikkatimizi çeken, çocuğun çatışmalı, yani hem etken hem de edilgen şekillerde olan babaya yakınlaşması ve uzaklaşmasıdır; her ikisi de duygusal taleplerin belirli bir niteliğini ve motivasyonel gücünü yansıtmaktadır.
Rekabet öncesi oğul-baba bağlanma dönemini ve küçük erkek çocuğun babasının denetiminden ve hakimiyetinden elde ettiği güveni ve emniyeti düşündüğümüzde, bu erken baba güveninin yıkılmaz bir kalıntısının üçlü mücadelenin çalkantılı arenasına taşındığı varsayımı ortaya çıkar. Bu, kısıtlayan ve cezalandıran babanın aynı zamanda oğlunu bebeklik sanrıları tarafından ele geçirilme tehdidinden kurtaran kişi olduğunu söylemektir; bu sözde kurtarıcı, ergenlikten yetişkinliğe doğru büyümeyi ulaşılabilir bir beklenti haline getiren gerçeklik ilkesinin erken kişileşmesidir.
Bu başarıya giden yoldaki bir engeli, babanın kendiyle aynı cinsiyetteki bebeğine karşı duyduğu yoğun yakınlık ihtiyacına bağlamaktayım; baba bu yakınlıkta, yaşam boyu süregelen baba açlığını dolaylı yoldan ve gecikmiş olarak tatmin etmektedir. Böyle bir coşkusal bağlılık her zaman üç kuşaklı bir ağı içerir. Bu himaye altında, özgürleştirici potansiyele sahip bir çocuksu bağlılığı, baskıcı bir esarete dönüşür. Burada terkedilmiş baştan çıkarma kuramının, beklenmedik bir yönden ve beklenmedik bir şekilde yeniden ortaya çıktığını söyleyebiliriz.
Erkek bebeklerinin bakım hizmetlerinden aşırı haz duyan birkaç erkeğin analizlerinde baba ve oğul arasındaki bu tür etkileşimi gözlemledim. Bir durumda çocuk, babanın ihtiyacına yanıt olarak geceleri babanın yatağına gelen bir ziyaretçi haline geldi ve her zaman anneyi atlayıp babaya yöneldi. Hiçbir disiplin müdahalesi, şimdi dört yaşında olan çocuğu odasında tutamadı çünkü çocuk, babanın ona yönelik bilinçdışı fiziksel ve duygusal yakınlık arzularına karşılık vermeye devam ediyordu. Hastanın analizinde, hastanın erken dönem babasından fiziksel ve duygusal temas yoksunluğu deneyimlediği ortaya çıktığında, küçük çocuk odasında kalma yönündeki istekleri dinlemeye başladı. Hastanın, küçük oğlunun bedensel yakınlığı aracılığıyla kendi preoedipal “baba açlığını” dolaylı yoldan tatmin ettiğini giderek daha fazla fark etmesiyle, geceleri babanın yatağına yapılan yolculuklar silinip gitti.
Yirmili yaşlarından geç ellili yaşlarına kadar uzanan önemli sayıda yetişkin erkek hastamda, negatif kompleks sıklıkla nevrotik hastalıklarının temel noktası olarak ortaya çıkıyor. Burada daha önce alıntıladığım Freud’un 1931 tarihli Kadın Cinselliği Üzerine makalesini hatırlatmak istiyorum. Orada, bazı kadın hastalarının nevrozlarının kökeninde yatan preoedipal anneye yönelik kapsayıcı saplantılarına dikkat çeker. Kişi, çocuğun negatif kompleksinin, eşit nörogenik değere sahip olmasına rağmen, neden hiçbir zaman eşit ölçüde ilgi görmediğini merak etmekten kendini alamaz. Bu ihmalkarlık, Mack Brunswick’in (1940) preoedipal evre üzerine (Freud ile işbirliği içinde yazdığı) klasik makalesinde aktardığı gibi, Freud’un o zamanlar şu yorumda bulunmuş olmasına rağmen sürdü: “Erken dönem kadın cinselliğine ilişkin bu yeni kavram temelinde, erkeğin preoedipal evresi derinlemesine araştırılmalıdır.” (s. 266). Bu öğüt hiçbir zaman tam olarak dikkate alınmadı.
Oğulun babaya yönelik preoedipal bağlanma deneyiminin kalıntıları büyük ölçüde, ergenlik geçildikten sonra güçlü bir bastırma altında gömülü olarak kalır. Bu çocuksu coşkusal deneyim, analiz sırasında yeniden canlandırıldığında, genellikle salt sözel ifadeyle erişilemez olarak kalır. Kontrol edilemeyen ağlama ve hıçkırık gibi duygulanımsal motor kanallar aracılığıyla kendini ifade eder; hasta, ikili baba ilişkisine bağlı olarak aşırı sevgi ve kayıp duygularıyla ezilir hale gelir. Ellili yaşlarında bir adam böyle bir anda gözyaşlarına boğularak haykırdığı bir seansta şunu söyledi “Babamı neden bu kadar çok sevdim –sonuçta bir annem vardı.” Bu tutkulu duygulanımlara gayet zıt olarak hastanın hatırladığı oğul-baba ilişkisi genellikle uzak, çoğu zaman düşmanca, hayranlık duyulan veya boyun eğen, reddedilme korkusu tarafından yönetilen ve hayal kırıklığı hissiyle kin dolu niteliğe sahipti.
Hem gizil dönem süresince gerçekleşen oedipal çatışma çözümlerinin hem de daha sonra yetişkinliğin en önemli yapısal başarıları ilkinde üstbenlik ikincisinde ise yetişkin benlik ideali olmuştur. Erkek üstbenlik, kendi kökeninin koşullarını, yani ensest yasağını cezalandırma tehdidi altında kalıcı olarak korur; yasaklayıcı bir kurum olarak kalır. Çocuksu benlik ideali, nesne idealizasyonuna yakın olarak, libidinal kopuşta ileri bir hareketi destekler; psikanalitik teori içinde “Oedipus kompleksinin zayıflaması” ile tanımlanır. Buna karşılık, yetişkin benlik ideali özerk bir arzunun kurumudur; bu nedenle, kökeni baba bağlanmasında, baba idealleştirmesinde veya kısaca negatif komplekste yatan değerli ve sevilen bir kişilik özelliği olarak korunur, yani yetişkin benlik ideali negatif Oedipus kompleksinin mirasçısıdır. “Kökensel” olarak, Bibring’in (1964) yorumladığı gibi, “benlik ideali gücünü esas olarak pozitif libidinal çabalardan alır; buna karşılık üstbenlikte saldırgan güçler baskındır”(s. 517). Bu görüş, yetişkin benlik idealinin bir kez kazanıldıktan sonra, kararlı bir sebat ve çiftdeğerlilikten uzak bir şekilde konumunu sürdürdüğü klinik gerçeği ile desteklenmektedir. Burada Nunberg’in (1932) yorumu akla gelir: “Benlik, üstbenliğe cezalandırılma korkusuyla boyun eğerken, benlik ideali karşısında sevgiyle boyun eğer”. (s. 146). Görünüşe göre, oedipal kaygı ve suçluluk duygusunun yanı sıra preoedipal baba bağlanmasının ve baba açlığının ikili zorluğu olmaksızın, erkek çocuğun kişilik gelişimi ciddi şekilde tehlikeye girmektedir; onu sosyal ve libidinal işlev bozukluğu yönünde bir yatkınlık bekliyor olabileceği söylenebilir. Yaptığım çıkarımları somutlaştırmak adına, ergenlik dönemindeki geçiş halindeki benlik idealinin fenomenolojisine dair bir katkı sunuyorum.
Ergenlik çağındaki erkek çocuğunun çokça bilinen kahraman hayranlığı ve kişisel bir ünlü müzesi inşa etmesiyle karakteristik olarak dışa vurulan rol model arayışı bizim için tanıdıktır. Ergenin dünyasının kutsal alanında yaşayan poster ve albümlerdeki kişiliklerin, onun geçici ama yoğun idealizasyonlarını ve deneme özdeşimlerini temsil ettiğini gözlemliyoruz. Bu hayali ilişkiler, son derece duygusal olmalarına rağmen cinsel, yani genital unsurlardan yoksundur ve yüceltmeye maruz kalarak dönüşmeleri nedeniyle çocuksu bağlanma coşkularından arınmıştır. Ego-sintonik olan bu duygulanımlar, yalnızca ilgili kahramanın mükemmellik ve kusursuzluk niteliklerine duyulan hayranlık, idealleştirme ve bağlılık duygularıdır ve en sık olarak spor, müzik veya sahne alanındaki kişiliklere yöneliktir. Bu nitelikleri taşıyan kişiler ağırlıklı olarak takdir gören sanatçılardır ve neredeyse tamamı erkektir. Burada, ergenlik döneminde yetişkin benlik idealinin yapılanmasıyla eşzamanlı olarak, çocuksu ben idealinin toplumsallaşma sürecine in statu nascendi (doğuş anında/oluşum halinde) tanıklık etmekteyiz.
Ergenlik, klasik psikanalitik yeniden deneyimleme kuramı çerçevesinde açıklanamaz; çünkü belirli coşkusal deneyimler ve görevler, ancak ergenlik döneminde—gelişimsel ilerlemenin, çocuğu olgunlaşmaya bağlı olarak ortaya çıkan özgün ve çatışmalı yapılanmalarla karşı karşıya bıraktığı bu süreçte—uygun zamansal konumuna erişir. Bu makalede, üzerinde düşünmem için önemli bir tanesi özellikle seçilmiştir. Cinsel olgunlaşma olayı, yani erinlik, çocukluğun sona erdiğinin biyolojik işaretidir; bu sürecin gereğinden fazla uzaması, gelişimsel bir sapmanın göstergesi haline gelir. Nesne seçimindeki değişim ya da ergenlik döneminde birincil sevgi nesnesinin yer değiştirmesi, anne-oğul ilişkisinde iyi anlaşılmış bir olgudur. Daha az anlaşılan şey ise oğulun babaya libidinal yatırımının akıbetidir. Eşcinsiyetli hat boyunca gerçekleşen basit yer değiştirme, yalnızca süreğen bir fiksasyonun, libidinal modülasyonun ergenlik sürecinde heteroseksüel kimliğe evrilme yönündeki ilerleyişine ket vurduğu koşullarda saptanır. Baba serisine ait nesne ilişkileri üzerine gerçekleşen basit yer değiştirme, oğuldaki heteroseksüel kimlik oluşumunu tehlikeye düşürür dahası, bu kimliğin oluşumunu ve istikrarını ya zayıflatır ya da büsbütün imkânsız kılar.
Çocukluğun koruyucu zarfını kenara bıraktıktan sonra yaşamın amaç ve anlamının korunması benliğin himayesine geçer. Bu kişilik değişiminin dinamiklerini, gittikçe çocuksu bağımlılık ihtiyaçlarından arındırılan ikili baba ilişkisinin çözümlenmesiyle içsel olarak ilişkili olarak kavrıyorum. Başka bir deyişle, erkekte çözümü nesne yer değiştirmesiyle gerçekleştirilemez ve gerçekleştirilmemelidir; bu çözüm ancak yeni bir ruhsal kurumun, yani yapısal bir yeniliğin oluşumuyla mümkün olabilir. Negatif komplekse hayat veren nesne libidosunun, cinsel olgunlaşma tarafından zorlanarak ve itilerek, narsisistik libido tarafından sürdürülen ruhsal bir yapıya dönüşüm geçirdiğini varsaydım. Bu yeni yapıda yetişkin benlik idealini fark ettim (Blos, 1974).
Oedipus kompleksinin iki aşamalı yapıda çözülmesi önerisi mantıksal olarak, erişkin nevrozunun nihai organizasyonunun ergenliğin son döneminde gerçekleştiği sonucunu izleyecektir. Bir nevrotik hastalığın inşasına katkıda bulunan ve temel katkıların, önergenlik gelişimin tüm aşamaları boyunca tanımlanabilir olduğunu söylemek, apaçık bir gerçeği ifade etmektir. Kemer imgesini benzerliğinde, inşasının tamamlanmamış olduğu ve kilit taşı yerine oturtulana kadar nihai bir şekilde kendini destekleme yetisine ve sağlam sertliğine ulaşamadığı da açıktır. Benzer şekilde, kesin nevroz, yani yetişkin nevrozu, ergenliğin sona ermesi çocukluk olarak adlandırılan psikobiyolojik dönemin sonlanmasının ilan edilmesine kadar tamamlanmış sayılmaz. Çocukluk döneminde nesne ilişkilerinde evreye özgü farklılaşmanın rayından çıkması ya da ruhsal yapının anormal bir şekilde pekişmesi durumunda, gelişimsel yara ergenlik döneminde kendiliğinden iyileşme için son bir şansla karşılaşır. Bunun ötesinde, mizaca özgü yaratıcılık ve benliğin becerisi, çok sayıda uyum potansiyeli sunar; bunlardan biri de nevrotik uzlaşma, yani nevrozdur. Oedipus kompleksinin çözümlenmesinin yetişkinlik öncesinin iki aşamasında gerçekleştiği iddiası, psikolojik çocukluğun ancak ergenliğin sonunda sona erdiği görüşünü ima eder. Bu iddiaya, erkek çocuğun ikili eşcinsiyet bağlanma deneyiminin, yaşamının ilerleyen dönemlerinde ortaya çıkan nevrotik oluşumlarda temel bir belirleyici olduğu eklenmelidir. Araştırmamın sonuçlarının ve klasik teoriye yönelik değişiklik taleplerimin onaylanması da şüphe ile karşılanması da beni şaşırtmaz. İddialarımın kapsamlı araştırmalarla desteklenmediğini kabul ediyorum. Okuyucudan isteyebileceğim tek şey söylemlerime karşı eleştirel bir dikkat ve klinik gözlem yoluyla bir sınamadır.
Bu sunumda daha önce, ikili durumun, “iyi” ve “kötü” nesne olarak ikiye ayrılmasına yansıyan kutupluluklar içinde işlediğinden bahsetmiştim. Düşüncenin bilişsel düzeyi, yalnızca kutuplulukların kullanımıyla sınırlandırıldığında, ilkel bir nitelik taşır ve sınırlı bir etkinliğe sahiptir; çünkü karmaşıklıklar basit ikilemlerle ele alınır. Üçlü düzeye geçiş, düşünce sürecini daha yüksek bir seviyeye taşır ya da daha doğrusu, bu ilerlemenin ön koşulunu oluşturur. Nesne ilişkilerinin üçlü karmaşıklığının ve bunun örtük olarak içerdiği üst düzey çatışma deneyiminin, kendi alanı içinde sonsuz bir olası çeşitlilik ürettiğini söyleyebiliriz; bunlardan seçilmiş birkaçı, üçlü aşamayı aşarak korunur ve istikrara kavuşur. Kişilerarası deneyimlerin oedipal karmaşıklığı, bilişsel düzeyde diyalektik sürecin ortaya çıkışına yansır. Bu süreçte tez, antitez ve sentezin üçlü doğasını tanıyoruz. Bu düşünce sürecinin karmaşıklığı, belirlemelerin seçimiyle sonsuz bir olası bilişsel kombinasyon veya permütasyon dizisine izin verir; her biri, giderek daha yüksek bir düşünce düzeyinde bir çözüme doğru ilerler.
İki evreli bir Oedipus kompleksi çözümü varsayımından, yüksek düşünce düzeylerinin, ergenlik döneminde gerçekleşen nihai çözümü sırasında ortaya çıktığı sonucu çıkarılabilir. Bu teorik varsayım, Inhelder ve Piaget’nin (1958) ergenlik araştırmalarında bir doğrulama bulmaktadır. Alıntı yapmak gerekirse: “Ergen, terimin en geniş anlamıyla ‘sistemler’ veya ‘kuramlar’ inşa etmeye başlayan bireydir (…) ergen, kendi düşüncesini analiz edebilir ve teoriler kurabilir” (s. 339). Bu tür zihinsel işlemleri gerçekleştirme kapasitesi, ergen zihninin ideolojiler, felsefe, epistemoloji ve bilimde bulunan soyutlamalarla başa çıkmaya hazır olduğunu gösterir. Çocuk bu türden bir düşünme yetisine henüz sahip değildir. Araştırmacılar, bu daha üst düzey düşünce yapılarının “yetişkin rollerinin üstlenilmesi için bilişsel ve değerlendirici temelleri sağlama” amacına hizmet ettiğini ileri sürer; bu yapılar, toplumları veya toplumsal sınıfları yalın bireylerarası ilişkilerin ötesinde bütünlükler olarak tanımlayan değerlerin özümsenmesinde hayati önem taşır (s. 340).
Düşüncenin, ikili duygulanımsallığa dayanan ilkelliğinin, diyalektik düşünce sürecinin karmaşıklığıyla tam bir tezat oluşturduğunu belirtmiştim. Üçlü durum, kendilik, nesne ve kimlik ekseninde olduğu kadar, nesneye yönelik coşkusal ve cinsel meseleler bağlamında da işler; tabiri caizse, çocuksu kökenlerini ve içgüdüsel yatırımını, varoluşsal özünü bilişsel sahada devam ettirerek aşar; nitekim bu aşma, dünyayı ve özneyi giderek artan bir karmaşıklıkta kavramsallaştırma, yapılandırma ve anlama yönündeki tükenmez bir uğraşın içerisinde kendisini gösterir.
Özet
Düşüncelerimde, erkek çocuğun yaşamın ilk yirmi yılı boyunca değişen beden ve sosyal çevre içinde ilerleyen ikili ve üçlü baba ilişkisinde dürtü ve benlik gelişiminin karşılıklı etkisini izledim. Erkek kişilik oluşumundaki normal gelişimsel ilerlemeyi, erkeğin ikili baba ilişkisinin akıbetine ve genel olarak negatif Oedipus kompleksine açıkça atıfta bulunarak kavramsallaştırmaya çaba gösterdim. Bu sınırlı kapsam ve cinsiyet çerçevesindeki düşünceler, ikili baba kompleksine nevroz oluşumuna merkezi bir rol atamakta ve aynı zamanda onu erkek yaşam döngüsü boyunca belirli biçimlerdeki psikopatolojinin etiyolojik bir etkeni olarak tanımaktadır.
Kaynakça
Abelin, E. L. (1971). The role of the father in the separation-individuation process. In Separation-Individuation: Essays in Honor of Margaret S. Mahler, ed. J. B. McDevitt & C. F. Settlage. New York: Int. Univ. Press, pp. 229–252.
Abelin, E. L. (1975). Some further observations and comments on the earliest role of the father. Int. J. Psychoanal., 56:293–302.
Bibring, G. L. (1964). Some considerations regarding the ego ideal in the psychoanalytic process. J. Amer. Psychoanal. Assn., 12:517–521.
Blos, P. (1974). The genealogy of the ego ideal. Psychoanal. Study Child, 29:43–88.
Freud, S. (1887–1902). The Origins of Psychoanalysis: Letters to Wilhelm Fliess, Drafts and Notes. New York: Basic Books, 1954.
Freud, S. (1905). Fragment of an analysis of a case of hysteria. S.E., 7:7–122.
Freud, S. (1924). The dissolution of the Oedipus complex. S.E., 19.
Freud, S. (1925). Some psychical consequences of the anatomical distinction between the sexes. S.E., 19.
Freud, S. (1927). The future of an illusion. S.E., 21.
Freud, S. (1931). Female sexuality. S.E., 21.
Greenacre, P. (1966). Problems of overidealization of the analyst and of analysis: their manifestations in the transference and countertransference relationship. Psychoanal. Study Child, 21:193–212.
Herzog, J. M. (1980). Sleep disturbance and father hunger in 18- to 28-month-old boys. Psychoanal. Study Child, 35:219–233.
Inhelder, B. & Piaget, J. (1958). The Growth of Logical Thinking from Childhood to Adolescence. New York: Basic Books.
Loewald, H. W. (1951). Ego and reality. Int. J. Psychoanal., 32:10–18.
Mack Brunswick, R. (1940). The preoedipal phase of libido development. In The Psychoanalytic Reader, ed. R. Fliess. New York: Int. Univ. Press, 1948, pp. 261–284.
Mahler, M. S. (1955). On symbiotic child psychosis. Psychoanal. Study Child, 10:195–212.
Nunberg, H. (1932). Principles of Psychoanalysis. New York: Int. Univ. Press, 1955.
Panel (1978). The role of the father in the preoedipal years. R. C. Prall, reporter. J. Amer. Psychoanal. Assn., 26:143–161.
Ross, J. M. (1977). Toward fatherhood: the epigenesis of paternal identity during a boy’s first decade. Int. Rev. Psychoanal., 4:327–347.
Ross, J. M. (1979). Fathering: a review of some psychoanalytic contributions on paternity. Int. J. Psychoanal., 60:317–327.
Ross, J. M. (1982). Oedipus revisited: Laius and the “Laius complex.” Psychoanal. Study Child, 37:169–200.
.)